16 Aralık 2013 Pazartesi

LİNÇ ( HİKAYELERİMDEN)


TAMAMLANAMAMIŞ ESKİ BİR HİKAYE... ( BAVULUMDAN) :)
TİMYA'NIN ÇOCUKLUĞUNDAN
Teneffüs de çocukların oyunlarını izliyordu ki, birden ortalığın savaş alanına döndüğünü gördü:
“ -bırakın beni, vurmayın! vurmasanıza, ben size ne yaptım?!” 5-6 çocuk bir araya toplanmış, ortalarına aldıkları tombul kız çocuğunu saçlarından çekiştiriyor, çimdikliyor, tekme atıyorlardı.  O da bir taraftan ağlıyor, bir taraftan bağırıyordu.

Bir sürü çocuk da etraflarını çevirmiş, bu manzarayı heyecanla izliyorlardı. Hatta aralarında alkış tutanlarda vardı. Bu tezahüratın asıl nedeni; şiddet uygulayan çocukların, kasabanın tanınmış ailelerinin ve okul öğretmenlerinin çocukları olma ayrıcalığıydı. Bir başka gün, kendilerinin de o kızın durumuna düşebileceklerini hissetmeleri, onları daha korkak ve yalaka yapıyordu.

Timya da onların arasındaydı, gördüğü manzara karşısında nutku tutulmuş ve adil
olmayan bu kavgada mağdur olan kıza nasıl yardım edeceğini düşünüyordu. Önce kalabalık içinden, şiddetin başını çeken kıza yanaşıp, “-neden dövüyorsunuz?” diye
sordu. Kız, kurbanının saçını elinden bırakmadan, başını çevirip Timya’a ters ters baktı. “- Sanane!” Timya, sıranın kendisine de gelebileceğini sezerek hızla oradan ayrılıp, sınıf öğretmeninin yanına koştu ve belki de ömrü hayatının tek müzevirliğini yaparak durumu anlatmaya çalıştı. 
Kızı kurtarmayı başarmıştı ama, akşam okul çıkışı hızla sıvışmayı düşünürken, bir koluna belediye reisinin, diğer koluna öğretmenin kızı giriverdi. Arkasında da Mülki amirin kızı beliriverdi. Silkinmeye çalıştı ama, kızlar koluna öyle bir yapışmışlardı ki, kurtulması mümkün değildi. “- Biz seninle arkadaş olmaya karar verdik.” dedi, Reisin kızı. “ Sen de artık bizdensin.” Akıllarınca okul yakınında  bağırıp, çağırarak başkalarını yardıma çağırmasını önlemek için  Onu kandırmaya çalışıyorlardı. 
Birkaç defa daha silkelendi, kurtulamayınca da direnmekten vazgeçip, çaresiz onlarla
yürümeye devam etti. Etrafı mor salkımlı çiçeklerle çevrili ahşap köşkü geçerek yokuş yukarı tırmanmaya başladılar. Mor sümbüllerin eski köşkü ne kadar canlı gösterdiğini düşündü Timya. Her okul çıkışında imrenerek baktığı evle bir daha görmek kısmet olmayacakmış gibi sessizce vedalaştı. Okuldan uzaklaştıkça, koluna yapışan ellerin
kollarını mengene gibi sıkmaya başladığını, kaçmasının giderek imkansız hale geldiğini
umutsuzlukla fark etti. Etraflarındaki çocuk sayısı ise giderek kalabalıklaşıyordu. Yokuşun sonundaki  son beyaz evi de geçtikten sonra, mezarlığın karşısındaki düzlüğe ulaştılar. 



Düzlüğün tam ortasında, genç bir dut ağacının önünde durdular. Ve Timya’yı dut ağacına siyah önlüğünün kuşağıyla bağladılar. Bağlandığı mevkiden aşağıda kalan masmavi deniz görünüyordu. Dalgaların kayalara çarparken çıkardığı ses ona bir çağrı gibi gelirken, sular çekilmeden denize koşmak ve dalgaların peşinden sürüklenmek için şiddetli bir istek duydu. Kurtulmak için bir kez daha hamle yaptı, ama çocuklar o kadar sıkı bağlamışlardı ki belindeki kuşağı bir cm. bile gevşetemedi. Özgürlük, deniz, dalgalar, ulaşamayacağı mesafeden ona bakıyordu.   Çocuklardan biri yol kenarındaki fındık ağaçlarından ince, uzun bir dal kopardı, daldaki yeni filizlenmiş yaprakları temizleyerek belediye reisinin kızına uzattı. Küçük kız, kendine yaranmaya hazır ufaklığın uzattığı fındık çubuğunu alırken, başını belli belirsiz eğerek çalışkan kölesine teşekkür etti. Fındık Çubuğunu katı yürekli leydi edasıyla elinde çevirdi, sonra havada şöyle bir salladı.
Çubuğun hareketi havada ince, tiz bir ses çıkardı. daha önce fındık çubuğunun tadına bakmış olanların bedenlerinden soğuk, kısa bir titreme geçti. İnce ama sağlam çubuk göründüğünden daha çok acıtıyordu. Çubuğu ikinci kez havaya kaldırdığında hızla Timya’nın göğsüne indirdi. Sonra bacaklarına, kaba yerlerine vurmaya başladı. Yorulunca çubuğu diğer arkadaşına uzattı.  Timya, imdat diye çığlık atmak istiyor ama sesi bir türlü dışarı çıkmıyordu. Zaten çıksa da evler geride kalmıştı. Mezardaki ölüler ise sağır, dilsiz ve görünmezdiler, üstelik yerlerinde durdukları da şüpheliydi. Çoktan ruh olmuşlar, olamayanlar ise kemik tozuna dönüşmüşlerdi. Fındık çubuğu vücuduna inmeye devam ederken ölümü düşündü, mezarlık ve ölüm fikri Timya’ya köpekleri Dago’nun ağzında gördüğü iri bir kemiği çağrıştırdı. Bu irilikte, kocaman kemiğin ne olduğunu öğrenmek için nenesine sormuş, Nenesi de içini çekerek, kurbanda kesilen öküzün bacağı olduğunu söylemiş ve biz de öyle olacağız, demişti. Bu yüzden, eve dönüş yolunda, korkuyla yanından hızla koşarak geçtiği ama bugün tam karşısında bağlı kaldığı mezarlıktan ona yardıma gelen olmazdı.  Bulundukları yerde bir uçan daire alanı kadar düzlük vardı. Dut ağacı olmasaydı, küçük çaplı bir uçan daire düzlüğe konabilirdi. Ama dut ağacı dikilmiş ve uçan dairenin oraya konması engellenmişti. Şimdi de o dut ağacına Onu bağlamışlardı. Durumu tamamen ümitsizdi. Sırada bekleyen beş el parmak sayısı kadar çocuk Timya’ da şiddetin bulaşıcı hazzını deneyecek, denemeyen korkak sayılacaktı. Aralarında belki bir zaman birlikte oynadıkları arkadaşları da olacaktı. Çubuğu havaya kaldırırken, gözlerini kaçıracaklar ve belki de utanacaklardı ama yine de dışlanmamak adına, bir görevi yerine getirmek amacıyla suça iştirak edeceklerdi.   Düzlükten sonra yol  yokuş aşağı devam ediyordu. Evler yokuşun ilerisinden  başladığı için Timya’nın çığlıklarının duyulması mümkün değildi. Ve sadece içlerinden biri, bu eziyete tanık olmayı ret ederek, oradan ayrılıp, yardım istemeyi akıl etti. Otuza yakın çocuktan sadece biri… Timya, oraya koşarak gelip, çocukları kovalayan kadını ve her şeyi göze alarak, yardım isteyen kız çocuğunu hiç unutmadı. O birisi için başını derde sokmuştu, birisi de Onun için. Bir kişinin varlığı bile çocuk ruhuna umut verirken, diğerlerinin ne kadar kalabalık olduğunu düşünüp, o gece uyuyamadı. Annesi üzülmesin diye de yaşadıklarını kendisine sakladı. O günden sonra da çocuklarla arkadaşlık kuramadı. Gözleri hep sürünün dışında olanları aradı. Bulduğunda onların da kendisi gibi yaralanmış olduğunu hissederek, kolay dostluk kuramayacağını anladı. Aileden ve çevreden gelen avantajlarını, güçlerini, başka insanları ezmek için kullananlarla uğraşmaktan da vazgeçmedi. Yediği dayak, onu sindirmek yerine daha da direngen kılmıştı. Herkesin koşulsuz kabul ettiğini o sekiz yaşında sorgulamaya başlamıştı bile.

O çocuğun bağlandığı dut ağacı büyüdü




6 Aralık 2013 Cuma

NE ARIYORUZ?

SEN KİMSİN? Sorusuna doğru cevabı bulmak tahmin edildiği kadar kolay olmuyor.
Ben kimim? sorusuna dürüst bir yanıt vermek için iç sesimize kulak verdiğimizde kendimizi tanımlamakta zorlanıyoruz.
İNSANIM, CANLIYIM, ADEM'İM, HAYVANIM, BİLGEYİM, CAHİLİM, KADINIM, ERKEĞİM, ANNEYİM, BABAYIM, BÖCEĞİM, KUŞUM......
VE HİÇBİRŞEY İLE HERŞEY OLMAK ARASINDA SEÇENEKLE SORGULAMAYI NOKTALIYORSUN...
AMA SEN KİMSİN? YAŞAM AMACIN NEDİR?
Arayışımız, "sen kimsin?" sorusuna verebileceğimiz en iyi yanıtı bulmak için belki...
"Hap kitaplar" diye burun kıvırdığım kitaplar da dahil olmak üzere, insanların arayışlarının nedenlerini ve kendileri için buldukları cevapları anlamak için bile olsa okumak gerektiğini kabul etmek, beni önyargısız olarak farklı bir düşünce sistematiğiyle tanıştırdı. İnsan, kendinde o güne kadar oluşmuş düşünce çizgisine yakın kitapları okumayı tercih ettiğinde, beyninin bir tarafı sanki küçük kalıyor...
Mesela, bunlardan birinden yeni haberim oldu. Burak Özdemir'in " Tanrının doğum günü ve Peygamber Çocuklar" kitabı... Yazar Tanrı ile birebir sohbet ( mesajlaşarak) ederek, kafasındaki sorulara cevap arıyor. Tüm dinlerden alıntı yapıyor ve İslamiyetin bugünkü konumunu sorguluyor.
"Din adamlığı" olgusunu Tanrıyla tartışıyor. Dona yazara diyor ki:
" Meslekler... Mesleklerin popülaritesi zamanla artar ya da azalırlar. Bazı mesleklerin gördükleri rağbet bir anda düşer. Zaman bazı meslekler için acımasızdır. Ve bazı insanlar yanlış zamanlarda yanlış yerdedirler. Şunu bilmelisin ki küçüğüm, hakikatin, yeni  İslamın sahne aldığı bugünlerde, İslam uleması olmak... Bin yıllık İslam çağında bundan daha şansız bir zamanlama bulamazdın..." 
Bugünler, din idaresi yetkililerinin, Müslümanların vücut tüylerine tapınmasıyla ilgili ".. vatandaşımızdan bu yönde yoğun ısrar var, çok istek geliyor" savunmaları yapabildiği günlerdir. En başlarda benim anlattıklarımı fantastik bulan sen,İslam işlerini düzenleyen kurumun " İNSANLARIN RIZASI ÜZERİNE İNŞA EDİLECEĞİNİ HAYAL EDEBİLİR MİYDİN?"
....
 "Hayvana iyilik, insana iyiliktir. Hayvana bile yardım eden insana Da yardım edecektir. İnsanlar, hayvan postunun içindekilerinin gerçekte kimler olduğunu bilebilseydi, sokak kedilerinin yanından önlerini ilikleyerek geçerlerdi."
İSLAMİYETİN DİN ADAMLARI TARAFINDAN NASIL ORTAÇAĞDA BIRAKILDIĞINI SORGULAYAN BU KİTAP, ŞİFRE VB. AÇIKLAMALARLA MANTIĞIMI ZORLASA DA, MÜSLÜMAN DÜNYASINDA PRİM YAPMAYA DEVAM EDEN DİN TACİRLİĞİNE
DİKKAT ÇEKMESİ AÇISINDAN OLDUKÇA İLGİNÇ.
CESUR BİR KALEM...
İnanmayanların, müslüman olmayanların, agnostiklerin bile İslamiyete farklı bir açıdan bakmasını sağlayacak bu kitabın,
kendini "müslüman" olarak tanımlayanlar tarafından mutlaka okunması gerektiğini düşünüyorum.
Burak Özdemir "Tanrının doğum gününde" Allah'ı bilmeyenlere onu sevdiriyor.



3 Aralık 2013 Salı

YOKSULLUK, ZENGİNLERİN AÇ GÖZLÜLÜĞÜ YÜZÜNDENDİR...

ASGARİ ÜCRETLE ÇALIŞAN BİRİNİN İNSAN GİBİ YAŞAMA HAKKI BİLE YOKTUR.ÇALIŞMAK İSTEMEDİĞİ İÇİN VEYA SUNULAN İŞİ BEĞENMEDİĞİ İÇİN AÇLIK SINIRINDA YAŞAYAN İNSAN YOK DENECEK KADAR AZDIR. ASGARİ ÜCRETLE ÇALIŞABİLECEĞİ O BERBAT İŞİ BİLE BULAMADIĞI İÇİN AÇ KALAN İNSAN VARDIR... 
DOĞU'DA İŞSİZ KALMANIN SONUÇLARI BATI'YA BENZEMEZ.
DOĞU İNSANI MİSTİKTİR. SESSİZCE YALVARIR, 
ZENGİNLERDEN, DEVLETDEN (?) YARDIM BEKLER... 
Ece Temelkuran Muz Sesleri'nde böyle anlatıyor Beyrut'u, Ortadoğu'yu... 
Sosyalizm hayallerini gerçekleştiremeyen Zeynab hanım, yoksul bir mahallede yardım sandığı oluşturur ve oradan ihtiyacı olanlara yardım etmeye başlar. Ta ki birgün yoksul bir kadın, önünde eğilip elini öpene kadar... O gün tiksinir yaptığından, onlardan...

"Batı'da yoksullar zenginlerden nefret edebilir. Ama Doğu'da yoksullar kendilerini zenginlerin küçük kardeşi zannederler. Öfkelenseler bile söylemezler. Yoksullar Batı 'da söyler, Doğuda kendikendilerine söylenirler."
Ben, benden nefret etme hakkı olmayanın minnetini istemiyorum. Tiksiniyorum çünkü. Herkesi onurlu bir yoksullukta eşitleme hayalimizden geriye bu kaldı. bu zavalılığımızdan tiksiniyorum. Bu yüzden dokunmak istemiyorum onlara."
Sağ elin verdiğini sol elin bilmemesinden, göstere, göstere adeta ilanen yapılıyor artık yardımlar(!) Kamyonlarla kömür ve aş dağıtılıyor, yoksul mahallelerde. Onlar da şükran duyarak oy ile ödüyorlar şükranlarını...Oysa Sosyal devletin görevi bu... Halklarının barınma ve temel ihtiyaçlarını karşılamak zorunda... İş olanakları yaratmak, gelirin adil dağıtımını sağlamak zorunda...Bir yanlışlık var bu işte...
İlk defa başkaldıran Araplar'ın Baharı bile kışa döndü bu coğrafyada... "Allah'a havale etmek" mi bizi böyle pasif ve yenik yapıyor. Allah "zalime, hırsıza, Suudi kralına, diktatörlere boyun eğin mi?" diyor. neden doğru mesajı alamıyoruz? Kaç yüzyıl daha geçecek böyle?