8 Aralık 2015 Salı

Gel


GEL

Sana ağırlık veren ne varsa
hepsini dök de gel,
keşkelerini,
olmazlarını,
hayal kırıklıklarını
at da gel
dolup, dolup taşan öfkeni,
seni belki bin kez üzen tutkunu
saç da gel
Gelmiş geçmiş hesaplarını,
dedim, dedi,
yaptım, yaptılarını,
insan kusurlarını
unut da gel
Yeniden doğmağa,
temiz ve keşkesiz başlangıç yapmaya
inanmasan da
Gel.

31 Mayıs 2012

GÖÇ


GÖÇ

Bir yer var mı ?

İnsanın insana sevgiyle baktığı,
insan olmaktan başka üst kimliklerin olmadığı,
kel, kör, Laz, Kürt, Türk diye ayrışmadığı

bir yer var mı?

Çocukların korkmadan oynayabildiği,
çelik çomak oynayıp
karabaş ile birlikte koştuğu,
kedilerle ağaçlara tırmandığı

bir yer var mı?

Köpeklerin zehirlenmediği,
kuş yuvalarının bozulmadığı,
kedilerin kovalanmadığı

bir yer var mı?

İnsanın insanı ezmediği,
sokakta hiç tanımadığın birine günaydın demenin
cinsiyetçi ayırımlara kurban edilmediği,
kadın- erkek herkesin
art niyetsiz, dedikodusuz
sohbet edebileceği,
gizli kapaklı kirli işlerin dönmediği

bir yer var mı?

Her gün
ama her gün
bu yeri bulmak için
göç ediyorum içimde
umudum hep var,
rüyam hiç bitmedi
hüsran olsa da çoğu kez
bulacağım aradığım o köyü
 
17 Mayıs 2012
 

Meditasyon


MEDİ-TASYON
Hani gün gelir
bir yerlerden aldığınız
küçük bir eşya
aklınıza takılır
lazım falan da değildir oysa
sadece bulmaktır amacınız
belki de
bir kez daha görmek
ve karar vermek için
yaşamınızdaki anlamına.
ve
birgün hatırladım!
İçimde sakladığım
su damlası kadar berrak
karanlık sularda yüzen
planktonlar kadar aydınlık
olan ışığı,
çok zamanlar geçse de
bakmayalı
bıraktığım yerde olmalıydı
ama;
öyle derinlere saklanmış ki şimdi
yüzlerce kez dalsam derinlere,
Ommmm diye çağırsam
en sıcak sesimle,
inatla saklanıyor bir yerimde
beni karanlıkla
başbaşa bırakarak...

5 Temmuz 2012


Yolculuk Zamanı Gelince


Yolculuk zamanı

Yollar benden uzaklaştıkça
kaçma isteğim
mazotu bitmiş kamyon gibi
fokurduyor içimde,
inip şoför koltuğundan
var gücümle itesim var


Ama ayaklarım taşımıyor bedenimi
oysa artık heybede alasım yok yanıma
ellerim cebimde
ıslık çalarak da gidebilirim
bulunduğum yerden
herhangi bir yere
neresi olduğu
kim olduğum da önemli değil
yeter ki ayaklarım kurtulsun yerçekiminden


Bu ağırlık var ya bu ağırlık
korkularımla genişleyen
ve beni kuşatan
bu ağırlık var ya bu ağırlık
geçecek gibi değil ki bugünden
çıplak ayaklarım toprağa hasret
çayır, çimen içinde
vahşi doğadan daha vahşi


Bir beni adem olarak
kendi türümle yaşamak
zorunda mıyım lar la
korkak bir teslimiyet içinde,
kendi isyanımla
uzaklaşmaktayım herkesten
kalabalıklarda boğuluyorum yine
anlamsız sözcükler içinde
susmak ve susamamak arası
öfke içinde
İçimdeki barışı koruma telaşıyla
kaçabileceğim bir yer arıyorum.


Kaptan!
Onca deniz, onca kara dolaştın
bulduysan o karayı saklama benden
kimselere söylemem
nereden ve nezaman kalkacağını
geminin
kulağıma fısılda yerini ki
bileyim
belleğimi de bırakıp gelmeye
hazır olduğum zaman...



2012

TERAPİ


TERAPİ
Nefes al,
şimdi bırak
nefes al,
ve tut
yavaş bırak
sadece nefesini takip et
kovala öfkeni
gelsin gevşeme anı
ohhhhh
nasıl, yayıldın mı şöyle amip gibi
sıkıldın mı?
sakın ha!
devam et
çünkü bu oyun bittiğinde
seni öfkelendiren hiçbirşey çözülmüş olmayacak
haksızlıklar yerli yerinde
kötülük iktidarda
ve sen yumuşacık olacaksın
sorun çıkarmayacaksın
birileri panzer gibi geçerken üzerinden
salakça gülümsemeye devam edeceksin
senin için "iyiydi", diyecekler, yumuşaktı
"kimsenin etlisine, sütlüsüne karışmazdı"
Şimdi bırakıp terapi oyununu,
İyi insan kimdir diye sorsam;
kötü der ki; görmeyen,
zalim der ki; konuşmayan
gamsız der ki; karışmayan, bozmayan rahatımı,
Oysa ben derim ki;
İYİ İNSAN ; haksızlık ve yoksunluk karşısında savaşandır
tek başına !
16/5/2012

14 Ağustos 2015 Cuma

KAPILARI AÇMAK...


"Gönül kapım açıktır, çalmadan gir içeri
sana sevgiler sonsuz, henüz geçmedi zaman
Gönül kapım açıktır, çalmadan gir içeri" 

Gönül kapısı açık olan kaç kişi tanırız hayatta. Ya da biz gönül kapımızı kaç kişiye açtık. Gönüllerin kapısı varsa, çalmadan girmek nezaket kurallarına aykırı olmaz mı? Şöyle ferah, ferah kapımızı açmak mümkün mü? 
Gönül kapısını açmak için saf bir gönle mi sahip olmak lazım? O zaman neden bebekler hiç tanımadıkları bazı insanlara gülümserken, ba(ğ)zılarını görünce ağlıyorlar...

Son zamanlarda hiç tanımadığım hayvanların bile bana doğru dostça yöneldiklerini görünce önce dalga geçerek " arkadaşlarınız mı haber verdi, dost olduğumuzu" karşılaşmalarımdan sonra sorgulamaya başladım. 
-Neden hep mağdur olan, terk edilen hayvanlar benim karşıma çıkıyor?
Cevabı zamanla geldi; Onlar bir çok insanın karşısına çıkıyor ama farkında değiller, sense farkındasın...
Farkında olmak, insana sorumluluk yükler mi? Karşılaştığın her birine yardım etmek zorunda mısın? 
Devam edelim; Yardım ettiğinde ne hissediyorsun?
-İyi hissediyorum.
-Öyleyse sorun ne? 
- Yardımın sürekli hale gelmesi,
-Karşılıklı bağımlılığın oluşması; İnsanlardan çok daha fazla minnet duygusuna sahipler ve bu duygularını size hissettirmek istiyorlar...
- Bu durumdan neden rahatsızsın?
1) Sürekli birine bakmak, bir canlıdan sorumlu olmak istediğim birşey değil.
2) Maddi olanaklarım buna elvermez
3) Ve en önemlisi, onların etrafımda olmaları insanların tepkisini çekiyor; önce dışlanıyorum, sonra yaşadığım alanı paylaştığım diğer insanlar, ortak alanı başka canlı türü ile paylaşmak istemedikleri için onlara zarar vermeye başlıyorlar.
( aslında ellerinde olsa insan da istemeyecekler, çocukların oyun gürültüsü ile köpek havlaması onlar için bir aslında, ama çocuğa tepki göstermek, toplumsal normların dışına çıkmak demek, köpeğe kızmak, hele sahipsizse zarar görmesi pahasına uzaklaştırmak çok daha kolay)
Tabii zamanla oluşan korkular da var... Çünkü hayvanlardan uzaklaştıkça yabancılaşma artıyor ve "insan bilmediği şeyden korkar" durumu yaşanıyor. Bazen hayvanların da insanlar gibi farklı karakterleri olduğu için, aralarında saldırganlık dürtüleri ağır basanlar ya da öyle yetiştirilenler oluyor. Düşünme tembeli insanların en sevdiği şey; genelleme yapmak; - İnsanlar kötü, sarışınlar hafif, köpekler ısırır, kedi nankördür, ............... yalancıdır, ............. hırsızdır, .........................lar oynaktır.... gibi... insanlar da dahil tüm ırkları, milletleri bir kalıpta tanımlamaktır.

Yine diğer insanlarla savunma moduna geçtim. Onları değiştiremeyeceğime göre; ya onlardan uzak bir yerlerde yaşamanın yollarını arayacağım, ya uyum sağlayarak orta bir yol bulmaya çalışacağım...

'Bu konudaki farkındalık durumumu değiştiremeyeceğime göre; bu farkındalığımın ille de sorumluluk almama neden olması durumunu anlamakla başlamam lazım...' diyordum ki, onları neden çektiğimi anladım! Gönül kapım onlar için 360 derece açılmıştı. Ve bu açıklıktan içeri girmemeleri mümkün değildi. 
Sonra, şunu fark ettim; aslında hepimizin gönlünün kapısı açıkmış zamanında... Hayal kırıklıklarımız arttıkça o kapıyı yavaş yavaş kapatmışız. Bırakın çalmadan içeri girmeyi, kapının önünde davul çalsa duymayacak duruma gelmişiz.

Gönül kapımı sıkı sıkı kapattığım bir dönemde; hiç istemediğim halde; bir lokma ekmeğe, sevgiye ve bakıma muhtaçken karşıma çıktılar ve küçük bir dokunuşa o kadar vefalı karşılık verdiler ki, farkına varmadan gönül kapımı onlara açmışım.  Kapıyı aralamakla yetinmemiş, 360 derece sıfırlamışım...

Öyleyse, yapmam gereken şikayet etmek değil, gönlümün bu açıklığıyla nasıl yaşayabileceğimi bulmak... Bir arkadaşımın "bu kadar şikayet ettiğin halde, hep karşına çıkıyorlarsa ve sen onlarla bir şekilde iletişim kuruyorsan, senin farkında olmadığın bir duyguna karşılık veriyorlar" sözüne " hayır, ben onları istemiyorum, onlara ihtiyacım da yok, sadece acıdığım için görmezden gelemiyorum" demiştim. 

Ama doğru değilmiş... Kapattığım gönül kapımın açılması için onlara ihtiyacım varmış... Açık kapıdan girerek, ruhumu iyileştiriyorlarmış... İnanılmaz bir zenginlik bu... Bu zenginliğin farkında olmayan insanların engellemesini aşabilirsem, onları affedebilirsem eğer, bu kapıdan herkes geçebilir. Bu evrenle bir bütün olmak demek... BİZ olmak demek... 

Biz olmak için şifaya ihtiyacımız var... Koşulsuz sevmeye ve sevilmeye... 

BUNUN ADI YAŞAMA DOKUNMAK..
Bırak olsun, başkası yapar, ömrü varsa hayatta kalır... 
Öyleyse neden benim karşıma çıktı? Vesile olmak diye bir insanlık hali de var değil mi? Yardım etmeden, arkasını dönen biri olsaydım eğer, kendime saygı duyamazdım. 




Yaralı olarak barınağa bırakılmıştı... Orada yaşama şansı hiç yoktu. Hergün yarasına merhem sürdüm. Vitaminlerle besledim.Ayakta duramıyordu, hamileydi... "Veteriner sezeryan olması lazım"
dedi. Ama doğuma kadar düzeldi. Ve normal doğum yaptı, çok iyi bir anne oldu... Böyle güzel bir olaya vesile olmaktan mutluyum. Bir canlıya el uzatmayacaksan ne b*ka yararsın? Bırak, onlar başlarının çaresine bakarlar diyenlerin kendi kan bağları olanlar söz konusu olunca aynı sözü etmemeleri şaşırtıyor beni... Hani bakarlardı?  Herşey olacağına varırdı? Toplumsal normlarla yüklenen sorumluluklar dışında sorumluluk almaya cesareti olmayanların kestikleri ahkamlar beni ilgilendirmiyor artık..


Bu yavruyu da annesiz bulmuşlar... Başkası görebilirdi, görüp de görmezden gelebilirdi... Ben görmezden gelmedim ve bunun için pişman değilim.

Herkesin vicdanı da, merhameti de kendine...
Benim bu duygumla barışmam lazım... Sorumluluklarımı sevmem ve şikayetlerimden vazgeçmem lazım. 
Tembelliğim ağır basıyor haliyle... 
77 yaşında, ihtiyacı olmadığı halde hala çalışan Teyzemin " çalışmasak, iş olmasa ne yapacağız? " sözüyle bitirmek istiyorum, monoloğumu. 
(Sorun o ki ben teyzem gibi çalışkan değilim)

not: bu şarkıyı söylerken gördüm ki benim de kapım açıkmış...

Pişman olur da bir gün dönersen bana geri
Gönül kapım açıktır, çalmadan gir içeri
Sana sevgiler sonsuz, henüz geçmedi zaman
Gönül kapım açıktır, çalmadan gir içeri

Beste: İrfan Özbakır
Güfte: Ayhan İlter
Makâm : Hüzzâm
Usûl : Düyek









30 Nisan 2015 Perşembe

“KOD” LARIN ESİRİ Mİ OLUYORUZ?


Dünyaya geliş biçimimiz, Ait olduğumuz coğrafya (öz) kimliğimiz oluyor. Tanımlanmamız da bu durumumuza göre anlam kazanıyor. Sıralamayı da bu kimliklerimize göre yapıyoruz:

1. Kategori;

-Ben insanım,

- Türkiye’liyim,

-Laz’ım/ Türk’üm/ Çerkez’im/ Kürt’üm

- Müslümanım/ değilim

2. Kategori; Toplumsal hayatta aldığımız role göre değişiyor.

-Patronum,

-İşçiyim,

-Sanatçıyım

-Öğretmenim,

-Emekliyim,

- Anneyim/Babayım

3. Kategori ; Tercihlerimiz üzerine belirleniyor.

-  Siyasi tercih

-Yaşam biçimi tercihi

BİR İNSAN İLE ARKADAŞLIĞI TERCİH EDERKEN ÖNCELİKLERİMİZİ NELER BELİRLİYOR?

Tabii ki yakın arkadaşlarımızı seçerken, kendi yaşam tarzımıza en yakın olanları seçmek isteriz. Ama bu her zaman göründüğü gibi kolay olmaz. Çünkü; yaşam biçiminiz benzese de etnik kimliğinize karşı önyargılıdır, inancınızın farklı olması engeldir, … vs. vs…

Birinci Kategorideki  her şeyiniz ortak, ama biriniz zengin, diğeriniz yoksul ise arkadaş olmanız yine zordur.

O yüzden farklı kategoride yer alan insanlarla arkadaş olmanın en kolay yolu siyasi tercihlerdir. Orada aradığınız her tür insanı bulabilirsiniz. Dışarıdan baktığınızda hepsi tek tipmiş, bir bütünmüş  algısı yaratır ve bir yere ait olma arayışında olan insanlar, çok da fazla düşünmeden ışığa uçan pervaneler gibi oraya doğru akın ederler.  Işığın önündeki topak çoğaldıkça, akın daha da artar. Tam oluşmamış Bireysel kimlikler giderek erir. Kazanın içine atılan kurbağa misali suyun sıcaklığı yavaş yavaş artarken piştiğinin farkına varmayan “bireyler” ölü kurbağalar gibi toplumun ruhunu da emerler.

Bu topaklaşma bireysel kimlikleri erittiği için; “Biraz uçun ışığın önü açılsın, etraf aydınlansın” eleştiriniz bile kişisel saldırı olarak değerlendirilir ve ışıktan mahrum kalanların bile şartlı refleksle yaptığı saldırılara maruz kalırsınız.

IŞIĞA UÇAN PERVANELERDEN BİRİ DİZANTERİ OLMUŞ…

Herkes pervane olmaz. Bazı şeyler içeriden bakınca, bazı şeyler de dışarıdan bakınca iyi anlaşılır. O nedenle; bir gurubun, olayın içindeysek  arada dışarı çıkıp, uzaktan bakmayı denememiz gerekir. Yoksa bir süre sonra yanlışlarımızı göremeyeceğimiz gibi, dışarıdan gelen uyarıları da düşman saldırısı olarak değerlendirebiliriz.

SİYASİ TERCİHLERİMİZİN, BİREYSEL KİMLİKLERİMİZİ YOK ETMESİNE İZİN VERMEYELİM.

Bir gurubun diğerini  “ÖTEKİ” olarak görmesini önlemenin tek yolu; bireysel kimliklerimizi geliştirmek,  emek verdiğimiz oluşumların “kurbağası” değil, paydası olduğumuzun, farkına varmaktan geçiyor.

Bazen yaptığımız iş olumlu sonuçlanmayabilir. Hata yapabiliriz. Hatalarımızı görmezden gelerek “ ben hata yapmam” diyerek kendimizi ve diğer insanları nekadar süre kandırabiliriz.  Hata yaptığımızı söyleyene saldırarak, o hatayı yapmamış mı oluruz?  Neden hata yaptığımızda başkalarına öfke kusarız?

Bireysel kimlikleri gelişmiş insanların yaptıkları hatayı kabullenmeleri daha kolaydır. Çünkü onlar, yaptıkları hatayı, kişiliklerinin bir parçası olarak görmezler.  O konuda yeterli tecrübe ve birikime sahip olmadıklarını fark ederek; kendilerini geliştirirler, ya da o konuda kabiliyetli olmadıklarını olgunlukla kabul edip, uzmanına havale ederler.

Bireysel kimlikleri gelişmemiş insanların ise bir sürü bahaneleri vardır; En büyük suçlusu da onların bu eksikliklerini söyleyen, uyaran insanlardır.

HAYAT; NE IŞIĞA KANIP, PERVANE OLACAK KADAR UCUZ, NE DE YAŞAMAK UĞRUNA SİNEK OLACAK KADAR KISADIR...

 

30 Mart 2015 Pazartesi

ÜFLENEN YOĞURT OLMAK...

"Sütten ağzım yandı, yoğurtu üfleyerek yiyorum"

Hayatımızı böyle düşünerek ve gardımızı alarak yaşadığımız için, üflediğimiz insan mezarlığına çevirdiğimizi yaşlandığımızda anlarız.

"Ben bilirim, ben hata yapmam" ile başlayan gençliğimiz, olgunlaşma sürecine girmeye başlayınca " hayatta keşke dememek için hata da yapabilirim" sözünü telaffuz etmeye başlar.
Yaşımız, ( ya da yaşam tecrübemiz) ilerledikçe; ilişkide olduğumuz insanlarla konuştuğumuz, sohbet ettiğimiz dilde bile, sözcüklere yüklediğimiz anlamların farklı olduğunu fark ederiz. "Keşke" dememek için, herşeyi denediğimizi düşünürken, kendimizi, "keşke bunu daha önce anlasaydım" diye hayıflanırken buluruz. 

BANA, ONA, KENDİNE BİR ŞANS VER...
"7 sinde ne ise 70'inde de O" sözünün anlamını, bugün çok daha farklı yorumluyorum. Korkularla, tabularla, öğrenilmiş, öğretilmiş bilgilerle, henüz donanmamış çocukların hissederek yakaladığı duyguyu, ya da yaşam algısını; Güncel bilgi ve algı bombardımanından sıyrılınca; Şanslıysak eğer, tıpkı bir erken dönem Alzeimer hastası gibi hatırlamaya başlıyoruz.
Başka bir insan bana ikinci bir şans verdi mi, hatırlamıyorum maalesef. Başkalarının bana şans vermesini beklemediğim için, onlardan önce davranıp, kendime ve başka insanlara şans vermeyi tercih ettiğim için, böyle bir fırsatı ellerinden almış olabilirim.
BARIŞMAK ÇOK GÜZEL BİR DUYGU :)

Hergün 3 km.lik okul yolunu beraber yürüdüğümüz arkadaşımla kavga ederek, küsmüştük. Kavganın nedenini bile hatırlamıyorum ama ( mutlaka bir muzurluk yapmışımdır :)) bir ay, belki de daha fazla süren  küslük döneminin zor geçtiğini hatırlıyorum. Yine bir okul çıkışı O önde, ben arkada eve dönüyoruz. ( Küsüz ya, belli bir mesafeyi korumak gerek) O karşı kaldırıma geçerek, daha da uzaklaştı. Tabii ben de hızlandım, arkadan yavaşça yanına yaklaşıp, elimi uzattım. O da başını hafifçe çevirdi, barışmak için ayağına kadar geldiğim için hissettiği memnuniyet çocuk yüzüne yansımıştı. Gözlerindeki zafer kazanmış edasını görünce, içimin biraz ezildiğini hatırlıyorum. ( Çocuk ta olsam, Egom beni dürtmüş olmalı) O zamanlar adını bilmediğim Egoma h... tir çekip, gülümsedim sadece. O da elimi çözdü. 

Küstüğünüz arkadaşınıza elinizi uzatıyorsunuz, o da halkayı açınca barışıyorsunuz.
O arkadaşımla beraber büyüdük, çok kavga ettik, çok küstük, çok barıştık. Ama birbirimize şans verdik. Küstüğümüzde, dostken paylaştıklarımızı başkalarının diline düşürmediğimiz için, birbirimizin yüzüne utanmadan bakabildik. 

Sütten ağzım yandığı için yoğurdu üflememeyi o zamanlar öğrenmiş olmalıyım. Ve bugün hatırladığım için çok şanslıyım. 
Sosyal medya da hayal kırıklığı dolu mesajları gördükçe üzülüyorum. Bir de sütten ağzı yanan bir tek kendileri imiş gibi düşünmelerinden...
Yoğurt olsan, süt ağzını yaktı diye üflenmek ister miydin?  
Bazen süt olup, yakarız da farkında olmayız, bazen de yoğurdu üfler  soğutur, tadını kaçırırız hayatın...
Oysa hayat, hatalarımızın, sevdalarımızın, üzüntülerimizin, sevaplarımızın bir bütünüdür. Bir anlayabilsek... Yargılamaktan vazgeçebilsek...   


22 Şubat 2015 Pazar

"GİDERKEN KAPIYI ÇEK"

Soluduğunuz havanın tamamını çekip tüketen insanlardan kaçarken, ait olmadığınız yerde, oksijensiz kalmayı göze alarak bulundunuz mu? 

Yolda giderken, gözünden kaçan bir çukura saplanıp, önce yola, sonra kendine kızarak, enerjisini anlamsızca tükettiğini fark eden akıllı insanın yapacağı tek şey; çukura saplanan aracı orada bırakıp, yola devam etmektir.
"Hırs, başarının anahtarıdır" denir oysa... 
Hırs nedir? ihtiras nedir?  
Bana kötü enerji olarak gelen hırsı da, ihtirası da çoktan geçmişimde; gençliğimde bıraktığımı düşünürken, 
"artık, hiç işim olmaz" diyerek, sorumluluk almamın ne anlamı var? Şurada istediğim tekşey; kendi halinde, sade ve sakin bir hayat sürdürmek iken, ne yapmaya çalışıyorum?
GİTMEK İSTİYORUM YA, GİTMEK... 
Neden gidemiyorum ya... 
Hiçbir canlının ne sorumluluğunu almak istiyorum, ne  bakımını üstlenmek. Ne de kapı kapı dolaşıp, insanlara birşeyler anlatmak... 
Gitmek istiyorum!
Tamam, diyor bir ses... TAMAM...
Giderken kapıyı çek! Burada bir deniz yıldızını nasıl kurtaracağımızı bulmaya çalışıyoruz. 
Kapı Açık
İhtiyacım olan herşeyi sığdırabilirdim sırt çantasına
kapıyı her açışımda kaygıyla bakmasan yüzüme
korkuların
bahanesi oldu tutsaklığımın
kapı açık,
bir çıksan dışarı
ikimizde özgürleşeceğiz
anlıyor musun?