25 Ocak 2013 Cuma

YETİNMEMEK TÜKETİYOR İNSANI...

Yıllar önce beni çok etkileyen bir şiir vardı... Neredeyse hayatımın tamamına hükmeden bir yaşam felsefem oldu. Ta ki...
Şiir böyleydi ;
"Nedir suçsuzluğumuz,
suçumuz nedir? Herkes
çıplaktır, herkes tehlikede
nerden bu gözüpeklik...
Duygudan ürkmeyen kişi, bilir nasıl davranılacağını. Tıpkı o şakıdıkça
göğe doğru büyüyen ve çelikten biçimini
alan kuş gibi. Tutsak da olsa kendisi,
yetinmek ne aşağılık bir şey, der
şakıyan güçlü sesi, ne katıksız bir şey sevinç.
İşte budur ölümlülük,
İşte budur sonsuzluk.  Marianne Moore
"Yetinmek ne aşağılık şey" cümlesiydi, beni canevimden vuran... Şiirin bütünündeki anlamı ile bendeki anlamı çok farklıydı o cümlenin... Ve şimdi bakıyorum da;
Ben de dahil, insanı dünyayı yok etmeye kadar götüren bu hırs, bu asla tatmin olmayan bu iştahtır. Çünkü insanın isteği; bilmek, öğrenmek ve sevmekle sınırlı değil,
ona yön veren, kıtalar aştıran, dünyayı talan ettiren ele geçirme ve zapt etme duygusudur. Ölüme koşarak; öldürerek, ölüme meydan okuma tutkusudur.
Ve ben artık, genetik kodlarımdaki tüm bu pisliği silmek ve hiçbir canlının incitilmesinde rol almak istemiyorum.
BU DA BENİM SEÇİMİM
seçme şansım olsaydı eğer,
insan ayağının değmediği topraklarda
mavi mine çiçeği olmak isterdim.
"bir daha dünyaya gelmek istemem" derdi ananem
yine yaşayacaksam aynı acıları,
gençken anlamadığım isyanını
çok yoğun yaşıyorum şimdi,
insanın "olma" umudu tükenirken içimde
sürekli tekrarlanan
ve her türe yönelen cinayetler içinde
bir daha insan olmak istemiyorum işte !

24 Ocak 2013 Perşembe

KEŞKE !

Hafta sonunu evimden, kedilerimden uzakta; artık başa çıkamadığım için neredeyse apar topar kaçtığım şehirde geçirdim. Uzun bir aradan sonra; benim gibi orta yaşı geçmiş yüzlerce aktivistin arasında olmak, yıllardır görmediğin insanlarla karşılaşmak- iki sıcak kelime ve hoşçakal- bütün hayatımı gözlerimin önüne getiren yüzlerce anektod...Kazandıklarımdan çok kaybettiklerim... Yağmur altında sığınacak yer arayan şaşkın ihtiyar bir kedi gibi dolanarak... Bir dönem yüreğinde kocaman yer işgal ettikten sonra " görüşürüz" yalanlarıyla kalabalığa karışanların ardından bakmak... Özlenmemek... En çok sevdiklerimizden uzaklaşırken bunun nedeninin kendin olduğunu bilmek... " kabahatin çoğu sende/ demeye dilim varmıyor ama..." kabahatin çoğu bende... 
Dostlukların da bir sınırı olduğunu, sevginin karşındakini özgür bırakmak olduğunu, eğer düşeceksen yere çakılmayı göze alman gerektiğini..... vs. vs... 
Bana bunu kedim KATU öğretti... Ona birşey olmasın diye eve kapatmama, sürekli kucağıma alıp sevmeme itiraz etti.Dışarı çıktı, çatılara tırmandı, çağırdığımda koşa, koşa gelmedi ama dışarıda yaşamak istediği herşeyi yaşayıp, doygunluğa ulaştıktan sonra geldi ve kucağıma atlayarak sevgisini gösterdi. Ve bu durum hep tekrarlandı. Birgün sokaklardan dönemeyeceğini kabul etmeye çalışırken, Katu'nun kendi hayatını yaşadığını bilmek korkularıma galip geliyor... Gençliğimde hep "keşkesiz" bir hayatı yeğlediğimi savunurken, şimdi anlıyorum ki "keşke" bugün yaşamak istediğim herşeyi yaşadım, demek değilmiş. Asıl "keşke" "Ben gençken de bunları biliyor olsaydım" mış...

16 Ocak 2013 Çarşamba

NE İNSANLARI ANLAYABİLDİM, NE DE TANRIYI...

"BİLDİĞİM TEK ŞEY HİÇBİRŞEY BİLMEDİĞİMDİR." SOKRATES

Canlı yaşamı bir başka canlının yok edilmesi üzerine sürdükçe; Ne olan biteni, ne de olan bitenlerden sorumlu olduğunu kutsal kitaplarla kabul eden Tanrı'yı anlayabiliyorum.
Belgesel izlemek insana huzur vermiyor, ya da bana vermedi, demek daha doğru.
Bembeyaz kar örtüsü üzerinde beyaz anne ayı, yavrusu ile birlikte yiyecek arayışında... Arada yuvarlanıyor... Anne ve yavru arasındaki yakınlık insanın içini ısıtıyor.
Biraz ilerde fok balıkları yavruları ile birlikte buzun üzerinde güneşleniyorlar. Masmavi göğün altında bembeyaz buzullar üzerinde orada hayat olduğunu hatırlatan canlılar...Bakarken bile huzur buluyorsun. Sonra biraz önce gülümseyerek izlediğin o dünya tatlısı anne ve yavru ayı geliyor. Açlar...Bir anda güneşlenen foks sürüsüne saldırıyorlar... bir kaç saniye öncesi huzur artık yok. Tam bir can pazarı. Yavru foks ayının pençelerinde can veriyor.
Yine başka bir belgesel... Siyah karınca sürüsü kanatlı beyaz karıncaların yuvasına saldırıyorlar. İnanılmaz bir askeri taktik izliyorlar. Sanki Truva savaşından bir sahne izliyorum. İnsanlarla karıncalar arasındaki fark tamamen siliniyor... Tek bir amaç var hedefi ele geçirip, diğer koloniyi yok etmek...
Güçlü olanın, güçsüz olanı yok ettiği bir dünya burası...
Tanrı böyle yaratmış, böyle istemiş... Doğa kanunu mu desek ?
İnsanı diğer canlılardan ayıran tek şey daha aç gözlü oluşu... Asla doymuyor.
Öyleyse günah nedir? diye soruyorum Tanrı'ya... Neredesin?
Bu koşullarda bizden beklentin nedir? Herşeyin bir nedeni varmış, var olmasına da ben anlamakta güçlük çekiyorum.
Bu kadar kusurlu ve bu kadar saldırgan bir dünyanın içinde
benim varlığımın anlamı nedir?
Yeni yetme zamanlarımda Sokrates'in " Bildiğim tekşey hiçbirşey bilmediğimdir" sözünü biraz da kibir ve ukalalıkla dile getirdiğimi anlıyorum şimdi. Ömrümün yarısını çoktan aştığım bu günlerde; hayata dair hiçbirşey bilmediğimi bu kısır döngüyü anlamaktan umudumu kestiğimi görüyorum. Bütün dinler, spiritüel inanışlar, yaptığımız herşeyin bedelini ödeyeceğimizi, genetik mirastan gelen günahların kefaretini ödediğimizi ve gelecek kuşakların da bizim yüzümüzden bedel ödeyeceklerini iddia ediyorlar. Adalet duygum, bunların hepsinin de doğru olmasını istiyor. Ama; bugün geçmişinden dolayı bedel ödeyen canlı neden bedel ödediğinin farkında değilse, cezanın ne anlamı var? diye sormadan alamıyorum kendimi... Belki insana özgü sabırsızlıktır beni isyana iten... Zaman bana çok uzun gelirken evrende çok kısa bir andır belki... Ve zaman sıkıntı içinde yaşamımda uzarken orada çoktan bitmiştir. Ve bu varsayımlara dair yüzlerce seçenek sayabilirim kendime... Huzuru bulmak için İnanmaya ve kabullenmeye ihtiyacım var.