"OBJEKTİF GÖZLEM MÜMKÜN DEĞİLDİR.
GÖZLENEN HERŞEY DAİMA GÖZLEMCİDEN ETKİLENİR."
N.D. Walsch Tanrı ile Sohbetine Ölümden Sonra'yı da katmış. Gördüğünüz, yaşadığınız herşey sizin seçiminiz olduğuna retorik yaparak sizi ikna ediyor.
"Objektif realite" bir oksimororondur."
(oksimoron: karşıt anlam içeren birden çok sözcüğün beraber yer aldığı ifade.)
"Herşey göründüğü gibidir. Görüntüler algılamalardan oluşur. Algılamalar bakış açısıyla oluşur. Ve bakış açıları objektif değildir. hepsi sübjektiftir.
Algılamalarınız deneyimlediğiniz bir şey değil, seçtiğiniz bir şeydir. Aslında bizim " Algıda seçicilik" olarak ifade ettiğimiz bir saptamayı, Tanrı'nın dilinden, farklı üslupla anlatıyor. (Retorik kelime anlamı olarak güzel söz söyleme, hitabet sanatı, Fikirleri, düşünceleri en iyi bir biçimde ifade etme, etkili konuşma, belagat vs. )
"Bakış açınla gözlem yaparsın.
Hiçbirşeyi "objektif" olarak gözlemlemezsin.
Objektif gözlem imkansızdır."
TANRI İLE SOHBETTEN ( ÖLÜMDEN SONRA)
HATIRLATMALAR :
1. HATIRLATMA : Ölmek kendiniz için yaptığınız birşeydir.
2. H: Kendi ölümünüzün seçimini yapan sizsiniz. Bu daima doğrudur, nerede ve nasıl ölürseniz ölün.
3. H: İradeniz dışında ölemezsiniz.
4. H: Eve giden yolun hiçbiri diğerinden iyi değildir.
5. H: Ölüm asla bir trajedi değil, daima bir armağandır.
6. H: Sen ve Tanrı birsiniz. Aranızda hiçbir ayrılık yok.
7.H: Ölüm yoktur.
8.H: Nihai realiteyi değiştiremezsiniz, ama onu nasıl deneyimleyeceğinizi değiştirebilirsiniz.
9. H: "Ben" in kendisini tümüyle bilmek ve deneyimleme arzusu, tüm hayatın nedenidir.
10. H: hayat sonsuzdur.
11. H: Ölüm zamanlaması ve koşulları daima mükemmeldir.
12. H: Her insanın ölümü, daima bu ölümün farkında olan tüm insanların planına hizmet eder. bu nedenle bu ölümün farkında olurlar. Bu yüzden hiçbir ölüm ( hiçbir hayat) asla "ziyan olmuş" değildir. Hiçkimse " beyhude" yere anlamsızca ölmez.
13. H: Doğum ve ölüm aynı şeydir.
14. H: Hayatta da, ölümde de sürekli yaratıyorsunuz.
15. H: Evrimin sonu diye bir şey yoktur.
16. H: Ölüm geri dönüşlüdür.
17. H: Ölümde tüm sevdikleriniz tarafından karşılanacaksınız. Hem sizden önce ölenler hem sizden sonra ölecekler tarafından.
18. H: Özgür seçim, saf yaratıcılığın doğasıdır. Tanrı'nn imzasıdır, armağanınızdır, yüceliğinizdir ve sonsuza dek sahip olduğunuz gücünüzdür."
6 Aralık 2014 Cumartesi
9 Kasım 2014 Pazar
SONSUZ BİR DÖNGÜNÜN İÇİNDE OLMAK İSTİYOR MUYUM?
Tanrı İle Sohbet 3. kitabında; Yargılamayan, cezalandırmayan Tanrı bir durum saptamasını paylaşıyor: "İnsanları tok, sağlıklı ve canlı tutmak gibi basit problemleri bile çözümleyemediniz. Eşit imkanlar sunmayı ise yapılacaklar listenize bile koymadınız. "Sahip olanlar"dan arta kalanları "sahip olmayanlara" aktarmak gibi basit birşeyi bile başaramadınız. Kaynaklarınızı daha eşitçe paylaşmak isteyip, istemediğinizi bile bilmiyorsunuz.Dünyayı besleyecek yiyecekleri çöpe atarken, hergün yüzlerce insan açlıktan ölüyor.
Bunlar "yargılama" değil. Sadece toplumunuzla ilgili gözlemlerim. Görmek isteyen herkes bunu görebilir.
... "Yaşamı sürdürme güdüsü" kültürel mit yaratarak sizin toplumsal değerlerinizi gurup davranışlarınızı oluştuyor.
Oysa sizin "TEMEL İÇGÜDÜNÜZ" yaşamı sürdürme değil, ADALET, BİRLİK VE SEVGİDİR.
Bu, heryerdeki bilinçli varlıkların güdüsüdür. Bu sizin hücresel belleğiniz, bu sizin güdüsel doğanızdır.
... Gerçekten adil olmanız için, olanaklarda eşitlik yaratmalısınız, sonuçlarda değil.
Olanaklarda eşitlik nasıl sağlanır?
Toplumun her üyesinin temel varoluş ihtiyaçlarının garanti edildiği sistemde, bireyler varlıklarını sürdürme çabalarından özgürleşerek, kendilerini geliştirmeye ve yaratıcılıklarını ifade etmeye yönelir.
Aydınlanmış toplumlarda bireyin temel varoluş ihtiyaçlarının karşılanması sorun bile değildir. Herkese yetecek kadar varken, üyelerinin acı çekmesine toplumlar izin vermez. Çünkü bu toplumlarda bireyin yararı ile toplumun yararı aynı şeydir.
... Aydınlamış toplumlar birine zarar veren şeyin çoğuna zarar verdiğini biliyor, azınlığa yararlı olan şeyin çoğunluğa yararı yoksa, en sonunda kimseye yarar sağlamayacağını biliyor.
Sizin gezegeninizde tam tersi uygulanıyor. Çünkü öz çıkar tanımınız çok sınırlı. "
İnsanlar, toplumlar gelişip bir olduğunda, yüksek bilince eriştiğinde :" Oyun sürüyor. Birkaçınızın illüzyonu sona erdirmesiyle oyun bitmiyor. ne sizin için ne de diğer oyuncular için. oyun herkes bir olana kadar sona ermeyecektir. Hatta o zaman bile bitmeyecektir. Parçaların tümü Bütün'e döndüğü an haz öylesine yoğun olacaktır ki bu hazla, bu mutlulukla yeniden patlayarak parçalara ayrılacaksınız. Ve döngü yeni baştan başlayacak."
İmdaaatttt ... Buraya kadar iyiydi, hoştu... Sevgi, adalet, birlik... gelişkin aydınlanmış bir toplumun parçası olma fikri... Ama bu yeniden patlama beni bitirdi...
Bu sohbeti çok seven Tanrı tam bir oyunbaz çıktı. Bitmek bilmez enerjisi ile ruhlarımızı tepetaklak etmekle, bildiğimiz herşeyi unutturmakla kalmadı, 'tam oyun bitti' diye sevinirken kartları yeniden dağıttı. :)
( Okuma devam ediyor, daha 4 var :))
Bunlar "yargılama" değil. Sadece toplumunuzla ilgili gözlemlerim. Görmek isteyen herkes bunu görebilir.
... "Yaşamı sürdürme güdüsü" kültürel mit yaratarak sizin toplumsal değerlerinizi gurup davranışlarınızı oluştuyor.
Oysa sizin "TEMEL İÇGÜDÜNÜZ" yaşamı sürdürme değil, ADALET, BİRLİK VE SEVGİDİR.
Bu, heryerdeki bilinçli varlıkların güdüsüdür. Bu sizin hücresel belleğiniz, bu sizin güdüsel doğanızdır.
... Gerçekten adil olmanız için, olanaklarda eşitlik yaratmalısınız, sonuçlarda değil.
Olanaklarda eşitlik nasıl sağlanır?
Toplumun her üyesinin temel varoluş ihtiyaçlarının garanti edildiği sistemde, bireyler varlıklarını sürdürme çabalarından özgürleşerek, kendilerini geliştirmeye ve yaratıcılıklarını ifade etmeye yönelir.
Aydınlanmış toplumlarda bireyin temel varoluş ihtiyaçlarının karşılanması sorun bile değildir. Herkese yetecek kadar varken, üyelerinin acı çekmesine toplumlar izin vermez. Çünkü bu toplumlarda bireyin yararı ile toplumun yararı aynı şeydir.
... Aydınlamış toplumlar birine zarar veren şeyin çoğuna zarar verdiğini biliyor, azınlığa yararlı olan şeyin çoğunluğa yararı yoksa, en sonunda kimseye yarar sağlamayacağını biliyor.
Sizin gezegeninizde tam tersi uygulanıyor. Çünkü öz çıkar tanımınız çok sınırlı. "
İnsanlar, toplumlar gelişip bir olduğunda, yüksek bilince eriştiğinde :" Oyun sürüyor. Birkaçınızın illüzyonu sona erdirmesiyle oyun bitmiyor. ne sizin için ne de diğer oyuncular için. oyun herkes bir olana kadar sona ermeyecektir. Hatta o zaman bile bitmeyecektir. Parçaların tümü Bütün'e döndüğü an haz öylesine yoğun olacaktır ki bu hazla, bu mutlulukla yeniden patlayarak parçalara ayrılacaksınız. Ve döngü yeni baştan başlayacak."
İmdaaatttt ... Buraya kadar iyiydi, hoştu... Sevgi, adalet, birlik... gelişkin aydınlanmış bir toplumun parçası olma fikri... Ama bu yeniden patlama beni bitirdi...
Bu sohbeti çok seven Tanrı tam bir oyunbaz çıktı. Bitmek bilmez enerjisi ile ruhlarımızı tepetaklak etmekle, bildiğimiz herşeyi unutturmakla kalmadı, 'tam oyun bitti' diye sevinirken kartları yeniden dağıttı. :)
( Okuma devam ediyor, daha 4 var :))
28 Ekim 2014 Salı
UNUTTUĞUM 9 KEHANET'İN TOZLU RAFLARDAN DÖNÜŞÜ...
Bir kitabı 14 yaşında okuduğumuzda öğrendiklerimiz ve hissettiklerimiz 20 yaşında okuduğumuzda değişir... Kırk yaşında çok daha farklı anlamlar kazanır... Altmışımızda karşımıza çıkarsa "ben bu kitabı hiç anlamamışım" noktasına gelebiliriz.
Okuduğum kitaplardaki ayrıntıları genellikle aklımda tutamam. Kitaptan bana kalan
yaşanmış ve bitmiş bir hikayenin (kitabın konusuna göre) büyülü lezzetidir.
Uzun zaman geçtikten sonra ise bütün kitaplar tek kitaba dönüşür, hikayeler harmanlanır
bir yaşam öyküsü olarak hafızamdaki yerini alır.
Kitabın konusu bir yaşam felsefesi üzerine ise; anlamak ve unutmamak için aldığım notları
da bir süre sonra unuturum.
Geçenlerde sadece güzel olduğunu hatırladığım bu kitapla ilgili notları bulunca çok şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Tamamen emekli olup, bir taşra kasabasında devam eden hayatıma biraz renk katmak, biraz da huzur bulmak için öğrenmeye çalıştığım spritüal felsefenin baş yazarı ile meğerse 1996 yılında karşılaşmışım. Kitabı tekrar okumadan önce, okuduğum zaman aldığım notları paylaşmak istedim. Bakalım, tekrar okuduğumda neler hissedeceğim?
Dokuz Kehanet ( James Redford)kitabından aklımda meditasyon dışında tek sözcük kalmamış iken; aldığım notlara ilk kez sevindim. Özetimi bir daha kaybetmemek için bloğuma kaydetmeye karar verdim.
Birinci Bilgi : Rastlantıları ciddiye al. Şans rastlantılarının daha derin anlamlar içerdiğini anlatıyor. Bu rastlantılara daha dikkatle ve daha sezgisel bakarak rastlantının gerçek nedenini öğrenmeye çalışmak. Nasıl bağlantı kuracağını öğrenmek.
İkinci Bilgi : Gerçek farkındalığı anlamak .Eğer birşeyin anlamını öğrenmek istiyorsan ileriye doğru adım atmalısın. Rastlantıların anlamındaki detayları öğrenmek ve bunu öğrenirken bir bilgiden diğer bilgiye geçerek bir yaşam görüşü inşa ediliyor.
Üçüncü Bilgi : Enerji alanlarıyla ilgili. İnsanların kendimizde dahil olmak üzere; herşeyden dışarıya doğru yansıyan yeni bir enerji keşfedeceklerini anlatıyor." Güzelliği algılama bir tür barometredir. Her birimizin enerjiyi kavramaya ne denli yaklaştığımızı gösterir. Bu çok açıktır, çünkü birkez bu enerjiyi gözlediniz mi, güzelliğin de aynı süreklilikte olduğunu fark edersin." Doğadan, insanlardan enerji alıp veriyoruz. Enerjiyi doğru şekilde algılayabilirsek, enerjimizi bir başka insandan alarak başkasının enerjisini tüketmek yerine onu doğadan alabiliriz. Enerji kontrol edilebilir." Üçüncü bilgi, doğal güzelliklerden ve bu güzellikleri algılayan birisinin bir süre sonra zamanla enerji alanlarını gözlemleyebileceğinden söz ediyor. Bu meydana geldikten sonra, fiziki evren konusundaki anlayışımız hemen dönüşüme uğrayabilecekti.
Örneğin, hala bu enerji ile dolu gıdalar yenmeliydi. Bazı yerel bitkilerin diğer bitkilerden daha fazla enerji yansıttıklarını fark etmeliydik.
Dördüncü Bilgi : Evrenin enerjisinden yararlanmayı öğrenmek. Zamanla insanların evrenin dinamik enerjisinden oluştuklarını anlayacaklarını ve bu enerjinin hem bizleri besleyeceğini hem de beklentilerimize yanıt vereceğini açıklıyor. "Ne varki şimdilik bu enerji kaynağımızla bağlantımız kopuk olduğu için kendimizi zayıf ve güçsüz hissediyoruz.
Biz insanlar, bu eksiklik yüzünden, bireysel enerjimizi arttırabilmek için bildiğimiz tek çareye başvurmuş, piskolojikman başkalarının enerjisini çalmanın yollarını aramışızdır.
İşte bütün dünyadaki insanların uyuşmazlıklarının altında yatan bilimdışı rekabet de budur."
"Bir insanı kontrolümüz altına aldığımız zaman, onun enerjisine sahip oluyoruz. Bir başkasının enerjisi ile kendimizi yönlendiriyoruz. İnsanlar bunun bilincinde değiller. Yalnızca kendimizi zayıf hissettiğimizi ve başkalarını kontrol altında tuttuğumuz sürece kendimizi iyi hissettiğimizi biliyoruz. Ne var ki biz kendimizi iyi hissettiğimiz zaman bunun bedelini başkalarının ödediğini bilmiyoruz. Onların enerjisini çalıyoruz. Çoğu insan yaşamı boyunca başkasının enerjisinin peşinden koşar."
Beşinci Bilgi : İhtiyacımız olan enerjiyi başka bir kaynaktan elde edebiliriz. Zamanla bu kaynağı, kendi arzularımıza göre kullanmayı öğrenecektik. "Enerjiyi, önce besinlerden alırsın. Yiyeceklerden aldığın enerjiyi tümüyle özümseyebilmek için önce yediklerinden zevk almalısın. lezzet, bu işin anahtarı. Çevremizdeki herşey enerjidir. Takdir duygusunu kullanıp, bağlantı kurmaya açık olmalısın. Fakat içinin enerji ile dolduğunu hissettiğin an bu adımı atmalısın. Sevgi, herşeye karşı sevgi duymak. Nesnelerin güzelliklerinin eşsizliğini takdir edince enerji alıyorsun. Hislerin sevgş düzeyine yükselince, gönüllü olarak enerjiyi geri veriyorsun.".
Altıncı Bilgi : Geçmişle bağlantı kurarak, yaşamdaki varoluş nedenini bulmak. herkesin bir görevi var; Bizler anne ve babalarımızın yarattığı salt fiziksel varlıklar değiliz. aynı zamanda onların yarattığı ruhsal varlıklarız. Bizi iki insan yarattı ve onların yaşamlarının bizleri etkilemesi kaçınılmaz. Gerçek kimliğimizi keşfetmemiz için, bizim gerçek kimliğimizin onların doğruları arasında yer aldığını kendikendimize itiraf etmemiz gerekmektedir. Orada doğmuş olmamızın nedeni budurç Eğer doğumundan bu yaşına dek, yaşantını bir öykü gibi algılarsan, bu sorunun altından nasıl kalkacağını görürsün.
Yedinci Bilgi . Korku imajları belirir belirmez hemen engellenmelidir.
Düşlerin hayatımızda yitirdiğimiz şeyler hakkında bilgi verdiğini söylüyor. Bizim gerçekleştirdiklerimizden daha çok düşüncelerimiz var. Bunları fark edebilmek için iyi bir gözlemci olmak gerek. Aklımıza bir düşünce geldiği zaman, neden diye sormalıyız.
Neden, bu düşünce aklıma takıldı? yaşam sorunumla bunun ne ilgisi var? Gözlemci durumuna geçince kontrol etme gereksiniminden kurtuluruz. Ve bizi evrimin akışı içine sokar. Yedinci bilgi, kendini bilinçle gerçekleştirme işlevinden, her karşılaşmaya tetikte olmaktan ve evrenin sana sağladığı yanıtlardan söz eder.
Nesnelerin dikkatimizi çekişinden, belirli düşüncelerin bize rehberlik etme maksadıyla gelişinden söz eder.
Gözlemci durumuna geçince, kontrol etme gereksiniminden kurtuluruz. " Kötü bir şey olacağından korkmak, sevdiğimiz birinin acı çekmesi veya çok istediğimiz birşeyi elde edememe gibi sorular aklımıza takılınca ne olur?
Korku imajları aklımıza gelir gelmez hemen engellenmelidir. Engellemek için aklımıza iyi bir düşünce getirmeliyiz. Kısa bir süre sonra olumsuz görüntüler hemen hemen hiç meydana gelmezler.
Sezilerin hep olumlu konularda olmalı. Eğer olumlu imajlardan sonra olumsuz imaj belirirse el yazmaları bunların ciddiye alınıp, mutlaka izlenmesi gerektiğini söylüyor.
Örneğin, aklımıza kamyon kazası gelirse, sonra biri seni kamyonla götürmeyi önerirse, bunu asla kabul etmemelisin.
Sekizinci Bilgi : İnsanların zamanla birbirleriyle nasıl ilişki kurmayı öğreneceklerini, diğerlerine nasıl enerji yansıtacaklarını ve başka insanlarla bağımlılıktan kaçınmaları gerektiğini söylüyor. Aradığımız yanıtları bize getirdikleri zaman insanlara nasıl yardımcı olduğumuzdan söz eder. ayrıca insanların evrimini kolaylaştırmak için her birimizin birbirimize nasıl davranması gerektiğini gösteren yepyeni ahlak biliminden söz eder.
İnsanları herşeye karşı uyarır. İnsanın gelişmesine karşı uyarıda bulunur. Bir başka insana karşı duyulan aşırı alışkanlığın insanların gelişmesini durdurduğundan söz eder.
Kendimiz için yapabileceğimiz en iyi şey; sevmek ve başkalarına enerji vermektir.
Bir deneyime başlarken, karşılıklı bağımlı ilişkinin ilk günlerinde duyulan iyilik ve keyfin tadını, tek başına olduğun zaman çıkarmalısın. Onu içine almalısın. Bundan sonra gelişmeye başlarsın ve kendine uygun romantik ilişkiler bulursun.
Çocuklara gerçekte oldukları gibi bakmamızı, bizde sona eren evrimi onların devam ettireceklerini söylüyor.
Çocukların evrimi öğrenmek için kayıtsız şartsız sürekli bizim enerjimize gereksinimi var. Çocuklara yapılacak en büyük kötülük; yanlışlarını düzeltirken enerjilerini tüketmektir. Çocuklar bütün konuşmalara dahil edilmeli, özellikle onların hakkındaki konuşmalara dahil edilmeliler.
Enerji rekabeti yüzünden, hiçbirimiz önemli bir psikolojik ilerleme yapamayız. karşıt cins yanımızla bütünleşemeyiz.
Sekizinci bilgiye göre; gelişmeye başladığımız ilk andan itibaren, otomatik olarak karşı cins enerjisi almaya başlarız. Bu doğal olarak evrenin enerjisinden gelir. Fakat burada dikkatli olmamız gerekir. Çünkü bir başkası bu enerjiyi bize doğrudan vermeye kalkarsa, biz gerçek kaynakla bağımızı kesiveririz. Ve sonra gerileme başlar.
Dokucuncu Bilgi : Bilim ve evrimin sonunda gelecek bin yıl içinde insanlık kültürünün nasıl değişeceğinden söz ediyor.
El yazmalarına göre, amaçlarımızla ilgili duyularımız kendi evrimimizden büyük haz duyacak, sezilerimizi yücelterek ve önümüzde açılan kaderimizi izleyerek doyuma ulaşacak.
El yazmaları bazen tarihte bireyin Tanrının enerji kaynağı ile doğrudan doğruya bağlantı kurabilecek yolu kesinlikle kavrayabileceğini söylüyor.
Tanrının enerjisini içinde hisseden bireyin göstereceği ışıklı yoldan ilerlemenin tüm insan ırkının kaderinde olduğunu yazıyor.
Biz insanlar titreşimlerimizi arttırmaya devam ettikçe, şaşırtıcı bir olay meydana gelmeye başlayacak, diğer bütün insan gurupları, belirli bir düzeye eriştikleri zaman, titreşim düzeyleri alçak olan insanların gözlerinin önünde birdenbire kaybolacaklar. Titreşim düzeyi alçak olan insanlar, onların kaybolduklarını zannettikleri halde, ortadan yok olan grup, kendilerinin hala aynı yerde bulunduklarını hissedecekler. Yalnızca fazlasıyla hafiflediklerini zannedecekler....
Notlarım burada bitiyor. Kitabı tekrar okuduğumda hangi detayların öne çıkacağını merak ediyorum.
Okuduğum kitaplardaki ayrıntıları genellikle aklımda tutamam. Kitaptan bana kalan
yaşanmış ve bitmiş bir hikayenin (kitabın konusuna göre) büyülü lezzetidir.
Uzun zaman geçtikten sonra ise bütün kitaplar tek kitaba dönüşür, hikayeler harmanlanır
bir yaşam öyküsü olarak hafızamdaki yerini alır.
Kitabın konusu bir yaşam felsefesi üzerine ise; anlamak ve unutmamak için aldığım notları
da bir süre sonra unuturum.
Geçenlerde sadece güzel olduğunu hatırladığım bu kitapla ilgili notları bulunca çok şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Tamamen emekli olup, bir taşra kasabasında devam eden hayatıma biraz renk katmak, biraz da huzur bulmak için öğrenmeye çalıştığım spritüal felsefenin baş yazarı ile meğerse 1996 yılında karşılaşmışım. Kitabı tekrar okumadan önce, okuduğum zaman aldığım notları paylaşmak istedim. Bakalım, tekrar okuduğumda neler hissedeceğim?
Dokuz Kehanet ( James Redford)kitabından aklımda meditasyon dışında tek sözcük kalmamış iken; aldığım notlara ilk kez sevindim. Özetimi bir daha kaybetmemek için bloğuma kaydetmeye karar verdim.
Birinci Bilgi : Rastlantıları ciddiye al. Şans rastlantılarının daha derin anlamlar içerdiğini anlatıyor. Bu rastlantılara daha dikkatle ve daha sezgisel bakarak rastlantının gerçek nedenini öğrenmeye çalışmak. Nasıl bağlantı kuracağını öğrenmek.
İkinci Bilgi : Gerçek farkındalığı anlamak .Eğer birşeyin anlamını öğrenmek istiyorsan ileriye doğru adım atmalısın. Rastlantıların anlamındaki detayları öğrenmek ve bunu öğrenirken bir bilgiden diğer bilgiye geçerek bir yaşam görüşü inşa ediliyor.
Üçüncü Bilgi : Enerji alanlarıyla ilgili. İnsanların kendimizde dahil olmak üzere; herşeyden dışarıya doğru yansıyan yeni bir enerji keşfedeceklerini anlatıyor." Güzelliği algılama bir tür barometredir. Her birimizin enerjiyi kavramaya ne denli yaklaştığımızı gösterir. Bu çok açıktır, çünkü birkez bu enerjiyi gözlediniz mi, güzelliğin de aynı süreklilikte olduğunu fark edersin." Doğadan, insanlardan enerji alıp veriyoruz. Enerjiyi doğru şekilde algılayabilirsek, enerjimizi bir başka insandan alarak başkasının enerjisini tüketmek yerine onu doğadan alabiliriz. Enerji kontrol edilebilir." Üçüncü bilgi, doğal güzelliklerden ve bu güzellikleri algılayan birisinin bir süre sonra zamanla enerji alanlarını gözlemleyebileceğinden söz ediyor. Bu meydana geldikten sonra, fiziki evren konusundaki anlayışımız hemen dönüşüme uğrayabilecekti.
Örneğin, hala bu enerji ile dolu gıdalar yenmeliydi. Bazı yerel bitkilerin diğer bitkilerden daha fazla enerji yansıttıklarını fark etmeliydik.
Dördüncü Bilgi : Evrenin enerjisinden yararlanmayı öğrenmek. Zamanla insanların evrenin dinamik enerjisinden oluştuklarını anlayacaklarını ve bu enerjinin hem bizleri besleyeceğini hem de beklentilerimize yanıt vereceğini açıklıyor. "Ne varki şimdilik bu enerji kaynağımızla bağlantımız kopuk olduğu için kendimizi zayıf ve güçsüz hissediyoruz.
Biz insanlar, bu eksiklik yüzünden, bireysel enerjimizi arttırabilmek için bildiğimiz tek çareye başvurmuş, piskolojikman başkalarının enerjisini çalmanın yollarını aramışızdır.
İşte bütün dünyadaki insanların uyuşmazlıklarının altında yatan bilimdışı rekabet de budur."
"Bir insanı kontrolümüz altına aldığımız zaman, onun enerjisine sahip oluyoruz. Bir başkasının enerjisi ile kendimizi yönlendiriyoruz. İnsanlar bunun bilincinde değiller. Yalnızca kendimizi zayıf hissettiğimizi ve başkalarını kontrol altında tuttuğumuz sürece kendimizi iyi hissettiğimizi biliyoruz. Ne var ki biz kendimizi iyi hissettiğimiz zaman bunun bedelini başkalarının ödediğini bilmiyoruz. Onların enerjisini çalıyoruz. Çoğu insan yaşamı boyunca başkasının enerjisinin peşinden koşar."
Beşinci Bilgi : İhtiyacımız olan enerjiyi başka bir kaynaktan elde edebiliriz. Zamanla bu kaynağı, kendi arzularımıza göre kullanmayı öğrenecektik. "Enerjiyi, önce besinlerden alırsın. Yiyeceklerden aldığın enerjiyi tümüyle özümseyebilmek için önce yediklerinden zevk almalısın. lezzet, bu işin anahtarı. Çevremizdeki herşey enerjidir. Takdir duygusunu kullanıp, bağlantı kurmaya açık olmalısın. Fakat içinin enerji ile dolduğunu hissettiğin an bu adımı atmalısın. Sevgi, herşeye karşı sevgi duymak. Nesnelerin güzelliklerinin eşsizliğini takdir edince enerji alıyorsun. Hislerin sevgş düzeyine yükselince, gönüllü olarak enerjiyi geri veriyorsun.".
Altıncı Bilgi : Geçmişle bağlantı kurarak, yaşamdaki varoluş nedenini bulmak. herkesin bir görevi var; Bizler anne ve babalarımızın yarattığı salt fiziksel varlıklar değiliz. aynı zamanda onların yarattığı ruhsal varlıklarız. Bizi iki insan yarattı ve onların yaşamlarının bizleri etkilemesi kaçınılmaz. Gerçek kimliğimizi keşfetmemiz için, bizim gerçek kimliğimizin onların doğruları arasında yer aldığını kendikendimize itiraf etmemiz gerekmektedir. Orada doğmuş olmamızın nedeni budurç Eğer doğumundan bu yaşına dek, yaşantını bir öykü gibi algılarsan, bu sorunun altından nasıl kalkacağını görürsün.
Yedinci Bilgi . Korku imajları belirir belirmez hemen engellenmelidir.
Düşlerin hayatımızda yitirdiğimiz şeyler hakkında bilgi verdiğini söylüyor. Bizim gerçekleştirdiklerimizden daha çok düşüncelerimiz var. Bunları fark edebilmek için iyi bir gözlemci olmak gerek. Aklımıza bir düşünce geldiği zaman, neden diye sormalıyız.
Neden, bu düşünce aklıma takıldı? yaşam sorunumla bunun ne ilgisi var? Gözlemci durumuna geçince kontrol etme gereksiniminden kurtuluruz. Ve bizi evrimin akışı içine sokar. Yedinci bilgi, kendini bilinçle gerçekleştirme işlevinden, her karşılaşmaya tetikte olmaktan ve evrenin sana sağladığı yanıtlardan söz eder.
Nesnelerin dikkatimizi çekişinden, belirli düşüncelerin bize rehberlik etme maksadıyla gelişinden söz eder.
Gözlemci durumuna geçince, kontrol etme gereksiniminden kurtuluruz. " Kötü bir şey olacağından korkmak, sevdiğimiz birinin acı çekmesi veya çok istediğimiz birşeyi elde edememe gibi sorular aklımıza takılınca ne olur?
Korku imajları aklımıza gelir gelmez hemen engellenmelidir. Engellemek için aklımıza iyi bir düşünce getirmeliyiz. Kısa bir süre sonra olumsuz görüntüler hemen hemen hiç meydana gelmezler.
Sezilerin hep olumlu konularda olmalı. Eğer olumlu imajlardan sonra olumsuz imaj belirirse el yazmaları bunların ciddiye alınıp, mutlaka izlenmesi gerektiğini söylüyor.
Örneğin, aklımıza kamyon kazası gelirse, sonra biri seni kamyonla götürmeyi önerirse, bunu asla kabul etmemelisin.
Sekizinci Bilgi : İnsanların zamanla birbirleriyle nasıl ilişki kurmayı öğreneceklerini, diğerlerine nasıl enerji yansıtacaklarını ve başka insanlarla bağımlılıktan kaçınmaları gerektiğini söylüyor. Aradığımız yanıtları bize getirdikleri zaman insanlara nasıl yardımcı olduğumuzdan söz eder. ayrıca insanların evrimini kolaylaştırmak için her birimizin birbirimize nasıl davranması gerektiğini gösteren yepyeni ahlak biliminden söz eder.
İnsanları herşeye karşı uyarır. İnsanın gelişmesine karşı uyarıda bulunur. Bir başka insana karşı duyulan aşırı alışkanlığın insanların gelişmesini durdurduğundan söz eder.
Kendimiz için yapabileceğimiz en iyi şey; sevmek ve başkalarına enerji vermektir.
Bir deneyime başlarken, karşılıklı bağımlı ilişkinin ilk günlerinde duyulan iyilik ve keyfin tadını, tek başına olduğun zaman çıkarmalısın. Onu içine almalısın. Bundan sonra gelişmeye başlarsın ve kendine uygun romantik ilişkiler bulursun.
Çocuklara gerçekte oldukları gibi bakmamızı, bizde sona eren evrimi onların devam ettireceklerini söylüyor.
Çocukların evrimi öğrenmek için kayıtsız şartsız sürekli bizim enerjimize gereksinimi var. Çocuklara yapılacak en büyük kötülük; yanlışlarını düzeltirken enerjilerini tüketmektir. Çocuklar bütün konuşmalara dahil edilmeli, özellikle onların hakkındaki konuşmalara dahil edilmeliler.
Enerji rekabeti yüzünden, hiçbirimiz önemli bir psikolojik ilerleme yapamayız. karşıt cins yanımızla bütünleşemeyiz.
Sekizinci bilgiye göre; gelişmeye başladığımız ilk andan itibaren, otomatik olarak karşı cins enerjisi almaya başlarız. Bu doğal olarak evrenin enerjisinden gelir. Fakat burada dikkatli olmamız gerekir. Çünkü bir başkası bu enerjiyi bize doğrudan vermeye kalkarsa, biz gerçek kaynakla bağımızı kesiveririz. Ve sonra gerileme başlar.
Dokucuncu Bilgi : Bilim ve evrimin sonunda gelecek bin yıl içinde insanlık kültürünün nasıl değişeceğinden söz ediyor.
El yazmalarına göre, amaçlarımızla ilgili duyularımız kendi evrimimizden büyük haz duyacak, sezilerimizi yücelterek ve önümüzde açılan kaderimizi izleyerek doyuma ulaşacak.
El yazmaları bazen tarihte bireyin Tanrının enerji kaynağı ile doğrudan doğruya bağlantı kurabilecek yolu kesinlikle kavrayabileceğini söylüyor.
Tanrının enerjisini içinde hisseden bireyin göstereceği ışıklı yoldan ilerlemenin tüm insan ırkının kaderinde olduğunu yazıyor.
Biz insanlar titreşimlerimizi arttırmaya devam ettikçe, şaşırtıcı bir olay meydana gelmeye başlayacak, diğer bütün insan gurupları, belirli bir düzeye eriştikleri zaman, titreşim düzeyleri alçak olan insanların gözlerinin önünde birdenbire kaybolacaklar. Titreşim düzeyi alçak olan insanlar, onların kaybolduklarını zannettikleri halde, ortadan yok olan grup, kendilerinin hala aynı yerde bulunduklarını hissedecekler. Yalnızca fazlasıyla hafiflediklerini zannedecekler....
Notlarım burada bitiyor. Kitabı tekrar okuduğumda hangi detayların öne çıkacağını merak ediyorum.
8 Ekim 2014 Çarşamba
HAYALLERİM VE BEN...
İNSANLARIN BARIŞ İÇİNDE YAŞADIĞI DÜNYADA EVİNLE GEZECEKSİN...
ESARET
Esiri olduk
içine sığamadığımız evlerin
oda yetmez
dolap yetmez...
temizle temizle bitmez
hani yeterdi
bir bakla sofa ?
Kaçmak istersin kaçamazsın
kolu-komşu, eş-dost, akraba
yargıları kimin umurunda?
dersin de
kendin de inanmazsın yalanına
Oysa;
Tekerlekli bir oda süslüyor hayallerimi
istediğim yere çekip götüreyim
komşum kaplumbağa ile
hasbıhal edeyim,
etrafımda koşsun kediler telaşla
kuşlar ötsün
kafamı şişirsin ağustos böceği inatla,
Çomar yeni yavrusunu getirsin
Bir çocuk kahkahasına
ses versin orman...
1 Ekim 2014 Çarşamba
TANRI İLE MONOLOG...
"HİÇ BİRŞEY, HERŞEYİ BİR ARADA TUTAR" MIŞ... MIŞ...
Spirütel düşüncelerin ve okumaların izinde dolanmaya devam ederken; farklı kitaplar çıkıyor karşıma... Kimi Tanrı ile konuşuyor, kimi onun yaratma sürecini kafasına göre anlatıyor falan.
HUZUR ARIYORUM; SADECE KENDİM İÇİN DEĞİL, TÜM EVREN İÇİN...
Elimdeki son kitap Neale Donald Walsch'ın "Tanrı ile Sohbet ve Ötesi" kitabı...
"Yaşamın en derin sırrı; keşfetme süreci değil, yaratma sürecidir. " Kitapta; ruhlarımızın herşeyi bildiği, deneyimlemek için, her duyguyu anlamak için burada olduğumuz anlatılıyor. "Kim olduğumuzu hatırlamak ve yeniden yaratmak için" varolduğumuz üzerine, kavramsal olarak bildiklerimizi, deneysel olarak bilmek için ve ta ki bilene, hatırlayana ve olmamız gereken olana kadar defalarca dünyaya geleceğimize dair çelişkilerle dolu bu kitapla mucize arayışıma devam ediyorum.
Tanrı diyor ki: " Dinlerseniz beni duyarsınız. Davet ederseniz gelirim. Sizinle daima beraberim. Daima ve her yolla."
Yazar, Tanrı ile konuşuyor, sorular soruyor, cevaplar alıyor... Tanrı, sadece seven ve insanlara sevgi ile herşeyi yapabileceklerini söyleyen bir Tanrı... İsterseniz herşeye sahip olabilirsiniz. Siz, aynı zamanda bensiniz, diyor...İstemeyi de "istek" olarak değil, zaten sahipsin ama farkında olmadığın için göremiyorsun, göremediğin için de yoksunluk yaşıyorsun, şeklinde tarif ediyor. (Elimde milli piyango bileti var; paranın bana çıkmasını istiyorum. Ama öyle istersem, olmayabilir... 'Aslında benim param var' diye düşüneceğim. hatta bilete bakıp, 'aslında bu para' diye de düşünebilirim. Buna inanmam lazım. Öyle yalancıktan inanıyormuşum gibi yaparsam olmaz. )
Geçmiş hayatımda birini öldürdüm, bu hayatımda bunu telafi edecek şeyler yapmam lazım... İyi, kötü diye bir şey yok. Deneyimlemek var...
Ben de okuyorum işte... İlahi birşeyler var... Adına ister karma de, ister enerji de, ister Tanrı de... Bir güç var... çekim yasası diye bir şey var... Yaşadığımız onca kötülüklere rağmen ( tabii ki bana göre, yoksa bu Tanrı'ya göre yok öyle kötü bişi) olumlu düşünebildiğim zamanlar güzel tesadüfler yaşadığım için, umutluyum ...:)
237 sayfalık kitapta beni çeken tek paragrafta Tanrı hatırlatma yapıyor:
" Ve bana eğer "bilirsen" hayatını ( uyanık olduğun her anını) sonsuz gerçeği başkalarıyla paylaşarak geçireceğine defalarca söz verdin... Ün kazanmak için değil, yüreğinin en derin arzusu olarak bunu hissettin. Başkalarının acılarına son vermek, haz ve mutluluk getirmek, yardım etmek ve iyileştirmek istedin. Başkalarının da- yüreğinde daima hissettiğin Tanrı'yla partner olma duygusuyla bağlantılı olmalarını arzu ettin."
İşte... Çocukluğumdan beri aradığım GERÇEK... gerçekleşmesini istediğim MUCİZE...
Bu yüzden, okumaya devam... Arada saçmalıklar olsa da... Çok metafizik gelse de...
okumaya devam... Belki bir ÇIKIŞ YOLU vardır... Belki ben de birgün Tanrı ile Monolog yapmaktan duyma aşamasına geçip, sohbet edebilirim... Kimbilir? Belki... Birgün... Şimdi ya da bir sonraki hayatımda... ( son iki sözcük yorucu oldu... istemem sonraki hayat falan... olacaksa şimdi olsun...)
Yazar, "istersen herşey mümkün, iste, olsun" felsefesine, isteme, sen zaten istediğin herşeye sahipsin, farkında değilsin, isteyerek onu sürekli "İSTEK" olma durumunda tutuyorsun." diyor.
Tanrı ile Sohbet 2. kitabında ise sosyolojik tramvalara ilginç bir şekilde yaklaşıyor.
" Hitler deneyimi gurup bilincinin doğurduğu bir sonuçtur. Çoğu kişi, Hitler'in bir gurubu- kendi ülkesinin vatandaşlarını- belagat gücüyle aldattığını söyleyecektir. Ama bu sorumluluğun tümünü Hitler'in üzerine yıkmaktır. Çoğunluğun istediği de bu. Bir günah keçisi. Hitler, milyonlarca insanın desteği ve boyun eğmesi olmaksızın hiçbirşey yapamazdı. Kendilerine Alman diyen bir gurup, Katliamın dayanılmaz sorumluluğunu üstlenmek zorunda. Kendilerine "İnsan" diyen daha büyük bir gurup ise hiçbirşey yapmasalar da, Almanya'da yaşanan acılara duyarsız ve umursamaz davrandı.
... Hitler deneyiminin dehşetini, insan ırkına karşı yapılan katliamda değil, insan ırkının buna izin vermesinde görün..."
".. Başkalarının acılarına kendi acılarınız kadar duyarlı olabilme konusundaki yeteneksizliğiniz, acının sürmesine yol açıyor..."
Özetle, birleşin, sevgi gurupları oluşturun, diyor. " Birleşmek, anlayış, empati ve gerçek eşitliği yaratır."
Tanrı bu sohbette pasif kal, göz yum, benden bekle, demiyor. Aksine mücadele et, göz yumma, istemekle kalma içinde ol, KENDİSİ OL... diyor. Kendini ifade edebileceğin guruplarda yer al, enerjilerinizi birleştirin, o guruplar sana uymuyorsa yeni guruplar kur... diyor... TANRI, ÖRGÜTLENİN... diyor ya hu ! :)
"Dünya kaynakları da, inanılmaz boyutlarda sistematik olarak sömürülen işçilerin emek meyveleri de sadece sömüren zengin ve güçlüye ait değil, tüm dünya insanına ait."
Sömürü şöyle işliyor: Zengin endüstriyalistleriniz işsizliğin had safhada olduğu ülke ve bölgelere gidiyor. İnsanlar bu bölgelerde aşırı yoksulluk içinde yaşam savaşı veriyor. Zengin bu bölgede fabrika kuruyor, bu yoksullara "iş imkanı" yaratıyor. Yoksul halk, insanlık dışı koşullarda, insanlık dışı ücretlerle günde 10-12-14 saat çalışıyor. Bu insanların ücret politikası, köylerinden ayrılamayacak kadar az, yiyecek ve barınağa yetecek kadar ayarlanıyor.
Bu kapitalistlere sorulduğunda ise "Hey, önceki koşullarından daha iyi değiller mi? Onlara iş yarattık. Bak çalışmaya can atıyorlar. Onlara fırsat sunduk! Risk alan biziz" diyorlar.
Tanesi 125 dolara satılan spor ayakkabıları, saatine 75 sent ödeyerek üretmek ne kadar risk oluyor?
Bu risk almak mı, sömürmek mi?
Bu ahlaksız sistem, insanlık onurunu değil, ancak açgözlülük ve en yüksek karın motivasyon nedeni olduğu bir dünyada sürebilir.
Bu kitapta Tanrı, yargılamıyor, seçimlerinde insanı tamamen özgür bırakıyor. Ayrıca dünyada yaşanan "kötü" şeylerin insanın gelişmemesinden ve "ol"mamasından kaynaklandığını söylüyor. " Siz çok ilkelsiniz."
" İki şeyin garantili olduğu bir dünyadan bahsediyorum.
1- Temel ihtiyaçların karşılanması 2- Daha ileriye gidebilme imkanı.
Tüm dünya kaynaklarınızla, tüm bolluk içinde, henüz bu iki basit şeyi başaramadınız. Bunun yerine milyonlarca insanı sosyo-ekonomik basamağın en altına mahkum ettiniz ve sistematik bir dünya görüşü oluşturarak, bu insanların orada kalmaları için elinizden geleni yaptınız. Sırf bu temel ihtiyaçları karşılamayarak her yıl milyonlarca insanı ölüme mahkum ettiniz." diyor.
"Temel ihtiyaçlarınızı karşılamayı hak etme düşünceniz, cennete gitmek için hak etmeyi düşünmenizin temelini oluşturuyor. Ama Tanrı'ya ulaşmanız için hak etmeniz gereken bir şey yok. Zaten oradasınız. İşte bunu kabul edemiyorsunuz. çünkü bu sizin veremeyeceğiniz bir şey. Koşulsuz vermeyi öğrendiğinizde (koşulsuz sevmek) koşulsuz almayı da öğreneceksiniz.
Bu hayat, sizin koşulsuz sevmeyi öğrenmeniz için yaratıldı.
İnsanlar yaşamlarını sürdürmeyi hak ediyor. Hiçbirşey yapmasalar bile. Hiçbir katkıda bulunmasalar bile. Yaşamı onurla sürdürme hayatın temel taşlarından biridir. Size bunun garantisi için yeterince kaynak verdim. Yapmanız gereken tek şey paylaşmak.
Tanrı herkesin fırsatta eşit olacağı bir dünya öneriyor.
Yağmur ormanlarını yok eden gençler değil. Sizden bu yağmaya son vermenizi istiyorlar.
Tarih gerçek olanı aktarmaktır. Siz tarih öğretmiyorsunuz, politika öğretiyorsunuz...
da da da...! Bu ilginç açıklamaları spiritüel bir felsefenin içinde bulmak... Sanki kalk borusu çaldı içimde... TA TA TA.....!
Spirütel düşüncelerin ve okumaların izinde dolanmaya devam ederken; farklı kitaplar çıkıyor karşıma... Kimi Tanrı ile konuşuyor, kimi onun yaratma sürecini kafasına göre anlatıyor falan.
HUZUR ARIYORUM; SADECE KENDİM İÇİN DEĞİL, TÜM EVREN İÇİN...
Elimdeki son kitap Neale Donald Walsch'ın "Tanrı ile Sohbet ve Ötesi" kitabı...
"Yaşamın en derin sırrı; keşfetme süreci değil, yaratma sürecidir. " Kitapta; ruhlarımızın herşeyi bildiği, deneyimlemek için, her duyguyu anlamak için burada olduğumuz anlatılıyor. "Kim olduğumuzu hatırlamak ve yeniden yaratmak için" varolduğumuz üzerine, kavramsal olarak bildiklerimizi, deneysel olarak bilmek için ve ta ki bilene, hatırlayana ve olmamız gereken olana kadar defalarca dünyaya geleceğimize dair çelişkilerle dolu bu kitapla mucize arayışıma devam ediyorum.
Tanrı diyor ki: " Dinlerseniz beni duyarsınız. Davet ederseniz gelirim. Sizinle daima beraberim. Daima ve her yolla."
Yazar, Tanrı ile konuşuyor, sorular soruyor, cevaplar alıyor... Tanrı, sadece seven ve insanlara sevgi ile herşeyi yapabileceklerini söyleyen bir Tanrı... İsterseniz herşeye sahip olabilirsiniz. Siz, aynı zamanda bensiniz, diyor...İstemeyi de "istek" olarak değil, zaten sahipsin ama farkında olmadığın için göremiyorsun, göremediğin için de yoksunluk yaşıyorsun, şeklinde tarif ediyor. (Elimde milli piyango bileti var; paranın bana çıkmasını istiyorum. Ama öyle istersem, olmayabilir... 'Aslında benim param var' diye düşüneceğim. hatta bilete bakıp, 'aslında bu para' diye de düşünebilirim. Buna inanmam lazım. Öyle yalancıktan inanıyormuşum gibi yaparsam olmaz. )
Geçmiş hayatımda birini öldürdüm, bu hayatımda bunu telafi edecek şeyler yapmam lazım... İyi, kötü diye bir şey yok. Deneyimlemek var...
Ben de okuyorum işte... İlahi birşeyler var... Adına ister karma de, ister enerji de, ister Tanrı de... Bir güç var... çekim yasası diye bir şey var... Yaşadığımız onca kötülüklere rağmen ( tabii ki bana göre, yoksa bu Tanrı'ya göre yok öyle kötü bişi) olumlu düşünebildiğim zamanlar güzel tesadüfler yaşadığım için, umutluyum ...:)
237 sayfalık kitapta beni çeken tek paragrafta Tanrı hatırlatma yapıyor:
" Ve bana eğer "bilirsen" hayatını ( uyanık olduğun her anını) sonsuz gerçeği başkalarıyla paylaşarak geçireceğine defalarca söz verdin... Ün kazanmak için değil, yüreğinin en derin arzusu olarak bunu hissettin. Başkalarının acılarına son vermek, haz ve mutluluk getirmek, yardım etmek ve iyileştirmek istedin. Başkalarının da- yüreğinde daima hissettiğin Tanrı'yla partner olma duygusuyla bağlantılı olmalarını arzu ettin."
İşte... Çocukluğumdan beri aradığım GERÇEK... gerçekleşmesini istediğim MUCİZE...
Bu yüzden, okumaya devam... Arada saçmalıklar olsa da... Çok metafizik gelse de...
okumaya devam... Belki bir ÇIKIŞ YOLU vardır... Belki ben de birgün Tanrı ile Monolog yapmaktan duyma aşamasına geçip, sohbet edebilirim... Kimbilir? Belki... Birgün... Şimdi ya da bir sonraki hayatımda... ( son iki sözcük yorucu oldu... istemem sonraki hayat falan... olacaksa şimdi olsun...)
Tanrı ile Sohbet 2. kitabında ise sosyolojik tramvalara ilginç bir şekilde yaklaşıyor.
" Hitler deneyimi gurup bilincinin doğurduğu bir sonuçtur. Çoğu kişi, Hitler'in bir gurubu- kendi ülkesinin vatandaşlarını- belagat gücüyle aldattığını söyleyecektir. Ama bu sorumluluğun tümünü Hitler'in üzerine yıkmaktır. Çoğunluğun istediği de bu. Bir günah keçisi. Hitler, milyonlarca insanın desteği ve boyun eğmesi olmaksızın hiçbirşey yapamazdı. Kendilerine Alman diyen bir gurup, Katliamın dayanılmaz sorumluluğunu üstlenmek zorunda. Kendilerine "İnsan" diyen daha büyük bir gurup ise hiçbirşey yapmasalar da, Almanya'da yaşanan acılara duyarsız ve umursamaz davrandı.
... Hitler deneyiminin dehşetini, insan ırkına karşı yapılan katliamda değil, insan ırkının buna izin vermesinde görün..."
".. Başkalarının acılarına kendi acılarınız kadar duyarlı olabilme konusundaki yeteneksizliğiniz, acının sürmesine yol açıyor..."
Özetle, birleşin, sevgi gurupları oluşturun, diyor. " Birleşmek, anlayış, empati ve gerçek eşitliği yaratır."
Tanrı bu sohbette pasif kal, göz yum, benden bekle, demiyor. Aksine mücadele et, göz yumma, istemekle kalma içinde ol, KENDİSİ OL... diyor. Kendini ifade edebileceğin guruplarda yer al, enerjilerinizi birleştirin, o guruplar sana uymuyorsa yeni guruplar kur... diyor... TANRI, ÖRGÜTLENİN... diyor ya hu ! :)
"Dünya kaynakları da, inanılmaz boyutlarda sistematik olarak sömürülen işçilerin emek meyveleri de sadece sömüren zengin ve güçlüye ait değil, tüm dünya insanına ait."
Sömürü şöyle işliyor: Zengin endüstriyalistleriniz işsizliğin had safhada olduğu ülke ve bölgelere gidiyor. İnsanlar bu bölgelerde aşırı yoksulluk içinde yaşam savaşı veriyor. Zengin bu bölgede fabrika kuruyor, bu yoksullara "iş imkanı" yaratıyor. Yoksul halk, insanlık dışı koşullarda, insanlık dışı ücretlerle günde 10-12-14 saat çalışıyor. Bu insanların ücret politikası, köylerinden ayrılamayacak kadar az, yiyecek ve barınağa yetecek kadar ayarlanıyor.
Bu kapitalistlere sorulduğunda ise "Hey, önceki koşullarından daha iyi değiller mi? Onlara iş yarattık. Bak çalışmaya can atıyorlar. Onlara fırsat sunduk! Risk alan biziz" diyorlar.
Tanesi 125 dolara satılan spor ayakkabıları, saatine 75 sent ödeyerek üretmek ne kadar risk oluyor?
Bu risk almak mı, sömürmek mi?
Bu ahlaksız sistem, insanlık onurunu değil, ancak açgözlülük ve en yüksek karın motivasyon nedeni olduğu bir dünyada sürebilir.
Bu kitapta Tanrı, yargılamıyor, seçimlerinde insanı tamamen özgür bırakıyor. Ayrıca dünyada yaşanan "kötü" şeylerin insanın gelişmemesinden ve "ol"mamasından kaynaklandığını söylüyor. " Siz çok ilkelsiniz."
" İki şeyin garantili olduğu bir dünyadan bahsediyorum.
1- Temel ihtiyaçların karşılanması 2- Daha ileriye gidebilme imkanı.
Tüm dünya kaynaklarınızla, tüm bolluk içinde, henüz bu iki basit şeyi başaramadınız. Bunun yerine milyonlarca insanı sosyo-ekonomik basamağın en altına mahkum ettiniz ve sistematik bir dünya görüşü oluşturarak, bu insanların orada kalmaları için elinizden geleni yaptınız. Sırf bu temel ihtiyaçları karşılamayarak her yıl milyonlarca insanı ölüme mahkum ettiniz." diyor.
"Temel ihtiyaçlarınızı karşılamayı hak etme düşünceniz, cennete gitmek için hak etmeyi düşünmenizin temelini oluşturuyor. Ama Tanrı'ya ulaşmanız için hak etmeniz gereken bir şey yok. Zaten oradasınız. İşte bunu kabul edemiyorsunuz. çünkü bu sizin veremeyeceğiniz bir şey. Koşulsuz vermeyi öğrendiğinizde (koşulsuz sevmek) koşulsuz almayı da öğreneceksiniz.
Bu hayat, sizin koşulsuz sevmeyi öğrenmeniz için yaratıldı.
İnsanlar yaşamlarını sürdürmeyi hak ediyor. Hiçbirşey yapmasalar bile. Hiçbir katkıda bulunmasalar bile. Yaşamı onurla sürdürme hayatın temel taşlarından biridir. Size bunun garantisi için yeterince kaynak verdim. Yapmanız gereken tek şey paylaşmak.
Tanrı herkesin fırsatta eşit olacağı bir dünya öneriyor.
Yağmur ormanlarını yok eden gençler değil. Sizden bu yağmaya son vermenizi istiyorlar.
Tarih gerçek olanı aktarmaktır. Siz tarih öğretmiyorsunuz, politika öğretiyorsunuz...
da da da...! Bu ilginç açıklamaları spiritüel bir felsefenin içinde bulmak... Sanki kalk borusu çaldı içimde... TA TA TA.....!
11 Eylül 2014 Perşembe
YAĞMUR OLUP, AKSAM DENİZLERE...
BU SON GİRİŞİM Mİ?
EYLÜL DENİZ İLE VEDALAŞMA AYI...
...9 eylul14...
güneşi görünce
denize koşayım dedim
yolda karşıladı hazret
aşk bu
hemi de karşılıklı
ben ona gidemeden
o bana geldi
yağmur olarak...
güneşi görünce
denize koşayım dedim
yolda karşıladı hazret
aşk bu
hemi de karşılıklı
ben ona gidemeden
o bana geldi
yağmur olarak...
...
Denizde olmak var ya
tarifsiz bir sevinçle karşılaşmak gibi
içine bakıyorum yeşil, mavi
yukarı bakıyorum mavi, beyaz
denizde balık,
gökyüzünde bulutum
işte o an
ben denizde bir katreyim
deniz bende okyanus...
Denizde olmak var ya
tarifsiz bir sevinçle karşılaşmak gibi
içine bakıyorum yeşil, mavi
yukarı bakıyorum mavi, beyaz
denizde balık,
gökyüzünde bulutum
işte o an
ben denizde bir katreyim
deniz bende okyanus...
DENİZ' E
.....
balık mıydım
varsa bir önceki hayatım?
hem de okyanus balığı falan
yoksa nasıl izah ederim...
kendime ?
denizden çıkar çıkmaz
ona dönmek istediğimi...
varsa bir önceki hayatım?
hem de okyanus balığı falan
yoksa nasıl izah ederim...
kendime ?
denizden çıkar çıkmaz
ona dönmek istediğimi...
...
rüyalarımda deniz
gözümü açtığımda deniz
yaşadığım anlar deniz
rüyalarımda deniz
gözümü açtığımda deniz
yaşadığım anlar deniz
Burası Karadeniz... Dalgası, poyrazı bol... O yüzden denizi sakin yakalamak zor... "Bugün sakin, yarın da sakin olacak" diyemediğimiz için, yakaladığımız her güzel an inanılmaz kıymetli. Sizi her an karada kalmaya zorlayabilir. Onun hırçın tabiatına bakıp, "imkansız aşk" nağmelerini fondan dinleyebilirsiniz...
Bu yüzden Mayıs sonu başladık, Eylül de devam ediyoruz ama doyamadık... Doyamadım denize... Doyamadım...
8 Şubat 2014 Cumartesi
EVİMİZ; AYNAMIZ MI?
EVLERİN ENERJİSİ...
Ev oturmalarını; özellikle kadınların ev gezmesi-gün olarak tanımladıkları ziyaretleri hiç sevmem. Birini görmek için ev ziyareti yapmak zorundaysam, kapıya yakın otururum ki, hemen kaçabileyim. Rahat edemem bir türlü. Şöyle yayıla, yayıla oturamam. Tam bu durumumu, kişiliğimin bir parçası olarak kabullenmişken; her an zilini çalmaktan, orada olmaktan inanılmaz bir keyif aldığım bir evle karşılaştım.
Utanmasam, ezansız, sabahsız çalıvereceğim kapılarını... Öyle bir ev... Pozitif enerji diye insanların dile getirdiği ama benim "nasıl birşey acaba?" sorularımla içselleştiremediğim şey, O evde var...
Amasız, hesapsız bir sevgi enerjisi ile dolu bir ev... Varolanın koşulsuz her canlıyla paylaşıldığı, abartının olmadığı sıcacık bir ev işte...
Yalnızlığı içselleştirmiş ve yalnızlığını sevmeyi öğrenmiş biri olarak; ailemin yanında yakalayamadığım sıcaklığı o evde bulmanın heyecanına kendimi kaptırmadan,
ve de bıktırmadan o evde fare bile olasım var... Üstelik cin Ali gibi bakan kediye rağmen...
Evimde yakaladığım huzuru bozan tekşeyin kedilerin yorucu trafiği olduğunu düşünürken; Onların, aynı zamanda evimi yaşanabilir kıldığını anlamam için, sohbetinden inanılmaz keyif aldığım bir dostumu ziyaret etmem gerekti. Dostumun ince bir zevk ürünü olarak döşenmiş evinde kedilerimin asla mutlu olamayacağını fark ettiğimde, elimdeki kahve fincanı elimden kayarak krem rengi halının üzerine düşüverdi...
Kahve lekesi, halıda kocaman bir leke bırakırken, o evde onca eşya ve tabloya rağmen yakalayamadığım "yaşanmışlık hissini" -mahçubiyetime rağmen- ilk kez hissetmenin ferahlığı ile gülümseyiverdim. Karşı tarafça, belki de yüzsüzlük olarak algılanabilecek bu ironik gülümsememi saklamaya da çalışmadım.
Yaşadığımız mekanları sürekli yenileme ihtiyacımızın, kendi içimizde birşeyler tamamlandıkça, varoluşumuzun bir aynasını mekanımızda görmek istememizden kaynaklandığını düşünüyorum. Zaman ve para, yaşam felsefemizi sığınağımıza taşımamıza yetmeyince mekan algımız tamamlanamıyor bir türlü. "Şunu da alayım, istediğim gibi olacak" cümlesini öyle sık kuruyoruz ki...
Evinde fare olmaya razı olduğum;mekanı, çekici kılanın oradaki eşyalar olmadığını biliyorum. Bunu fark ettiğimde; estetik, ama otel odası gibi, hafızası olmayan evlerde, kendi evimde keyif aldığım yalnızlığımın, başa çıkmam gereken bir kabusa dönüştüğünü kabul ettim. Sahibinin dinginlik ve estetik duygusuyla var ettiği mekanının, benim tarafımdan ıssızlık olarak algılanması, yalnızlığımın, dışarıda ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi bana...
Evimde durmayan bir hareketlilik içinde fark edemediğim; yalnızlığımın, seçilmiş olan değil, zorunlu olan kısmıyla; dostumun dingin mekanında; Onun kabulleniş içerisinde barındırdığı yalnızlığını giydirirken tanıştım.
Yaşadığımız mekanlar ister bizi gizlesin kendimizden,ister süslesin, yaydığımız enerji kadar varolabiliyoruz. Aldığımız kadar verebiliyoruz. Belki de sorun buradadır.
Evimiz değil ama orada yaşattıklarımız ayna olarak yansıyor bize... Sevgi varsa, sevgiye, ıssızlık varsa çöle dönüşüyoruz...Ve herbirimiz farklı yöne bakmaktayız...
Bizi birleştiren, geçerken kesişen sihirli anlardan başkası değil.
Klasik deyişle " ölürken de doğarken de yalnızız" aslında. Ve bu yüzden hayatta başa çıkmamız gereken, farkına vardığımızda paniğe kapıldığımız ilk duygumuz bu; yalnızlık...
İnsana, hayvana, birşeylere bağlanma ihtiyacı duymadan yalnızlığımızı paylaşımlarla güzelleştirmek mümkün ama onu yok etmek asla mümkün değil. O zaman yapmamız gereken, onunla birlikte yaşamayı öğrenmek ve kendimizle kalmayı keyifli kılmak...
Mekanın ıssızlığı ruhunuzu ıssızlaştırmadığı sürece sevgi enerjisi sizi yaşama ve evrene bağlıyor. Çok şeye ihtiyacımız yok aslında; küçük bir kilim, kendimize saygı ve arasıra çayımızı birlikte içmekten keyif alacağımız güzel insanlar...
Bütün bu sözlerimin altında yatan itirafımı görmezden gelemem... Mekanımı yuvaya dönüştüremediğimi,( yuva ille de eşle olacak anlamında değil) insana sıcacık yuva duygusu veren bir ev ile karşılaştığımda anladım. Ve maalesef kalabalık ailelerde bile bulunmayan birşey bu... Kalabalıklarda yalnızlığımla boğuşmak yerine, kendimle kalarak, yalnızlığımı sevmeyi, üretmeyi tercih ettiğim yaşam biçimimin tek alternatifi böyle bir "YUVA" olabilirdi... Ama ne ben Guguk kuşu gibi hain, ne yavruların büyümesini bekleyecek kadar sabırlıyım.
O yüzden kendimi bilerek; ruhum üşüdüğünde, kısa aralıklarla bana kapılarını açması bile yeter. Muhtemelen fazlası da sıkardı zaten...Velhasıl, bu kadar gel-gitlerle dolu benliğimle ben başa çıkamazken, seyircileri çoğaltmaya gerek var mı?
Sessizlikte uzun süre kalıp, kaybolmak yerine, harika sanatçıların bestelediği müziğin notaları eşiliğinde yükselmek bana iyi geliyor...
Ev oturmalarını; özellikle kadınların ev gezmesi-gün olarak tanımladıkları ziyaretleri hiç sevmem. Birini görmek için ev ziyareti yapmak zorundaysam, kapıya yakın otururum ki, hemen kaçabileyim. Rahat edemem bir türlü. Şöyle yayıla, yayıla oturamam. Tam bu durumumu, kişiliğimin bir parçası olarak kabullenmişken; her an zilini çalmaktan, orada olmaktan inanılmaz bir keyif aldığım bir evle karşılaştım.
Utanmasam, ezansız, sabahsız çalıvereceğim kapılarını... Öyle bir ev... Pozitif enerji diye insanların dile getirdiği ama benim "nasıl birşey acaba?" sorularımla içselleştiremediğim şey, O evde var...
Amasız, hesapsız bir sevgi enerjisi ile dolu bir ev... Varolanın koşulsuz her canlıyla paylaşıldığı, abartının olmadığı sıcacık bir ev işte...
Yalnızlığı içselleştirmiş ve yalnızlığını sevmeyi öğrenmiş biri olarak; ailemin yanında yakalayamadığım sıcaklığı o evde bulmanın heyecanına kendimi kaptırmadan,
ve de bıktırmadan o evde fare bile olasım var... Üstelik cin Ali gibi bakan kediye rağmen...
Evimde yakaladığım huzuru bozan tekşeyin kedilerin yorucu trafiği olduğunu düşünürken; Onların, aynı zamanda evimi yaşanabilir kıldığını anlamam için, sohbetinden inanılmaz keyif aldığım bir dostumu ziyaret etmem gerekti. Dostumun ince bir zevk ürünü olarak döşenmiş evinde kedilerimin asla mutlu olamayacağını fark ettiğimde, elimdeki kahve fincanı elimden kayarak krem rengi halının üzerine düşüverdi...
Kahve lekesi, halıda kocaman bir leke bırakırken, o evde onca eşya ve tabloya rağmen yakalayamadığım "yaşanmışlık hissini" -mahçubiyetime rağmen- ilk kez hissetmenin ferahlığı ile gülümseyiverdim. Karşı tarafça, belki de yüzsüzlük olarak algılanabilecek bu ironik gülümsememi saklamaya da çalışmadım.
Yaşadığımız mekanları sürekli yenileme ihtiyacımızın, kendi içimizde birşeyler tamamlandıkça, varoluşumuzun bir aynasını mekanımızda görmek istememizden kaynaklandığını düşünüyorum. Zaman ve para, yaşam felsefemizi sığınağımıza taşımamıza yetmeyince mekan algımız tamamlanamıyor bir türlü. "Şunu da alayım, istediğim gibi olacak" cümlesini öyle sık kuruyoruz ki...
Evinde fare olmaya razı olduğum;mekanı, çekici kılanın oradaki eşyalar olmadığını biliyorum. Bunu fark ettiğimde; estetik, ama otel odası gibi, hafızası olmayan evlerde, kendi evimde keyif aldığım yalnızlığımın, başa çıkmam gereken bir kabusa dönüştüğünü kabul ettim. Sahibinin dinginlik ve estetik duygusuyla var ettiği mekanının, benim tarafımdan ıssızlık olarak algılanması, yalnızlığımın, dışarıda ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi bana...
Evimde durmayan bir hareketlilik içinde fark edemediğim; yalnızlığımın, seçilmiş olan değil, zorunlu olan kısmıyla; dostumun dingin mekanında; Onun kabulleniş içerisinde barındırdığı yalnızlığını giydirirken tanıştım.
Yaşadığımız mekanlar ister bizi gizlesin kendimizden,ister süslesin, yaydığımız enerji kadar varolabiliyoruz. Aldığımız kadar verebiliyoruz. Belki de sorun buradadır.
Evimiz değil ama orada yaşattıklarımız ayna olarak yansıyor bize... Sevgi varsa, sevgiye, ıssızlık varsa çöle dönüşüyoruz...Ve herbirimiz farklı yöne bakmaktayız...
Bizi birleştiren, geçerken kesişen sihirli anlardan başkası değil.
Klasik deyişle " ölürken de doğarken de yalnızız" aslında. Ve bu yüzden hayatta başa çıkmamız gereken, farkına vardığımızda paniğe kapıldığımız ilk duygumuz bu; yalnızlık...
İnsana, hayvana, birşeylere bağlanma ihtiyacı duymadan yalnızlığımızı paylaşımlarla güzelleştirmek mümkün ama onu yok etmek asla mümkün değil. O zaman yapmamız gereken, onunla birlikte yaşamayı öğrenmek ve kendimizle kalmayı keyifli kılmak...
Mekanın ıssızlığı ruhunuzu ıssızlaştırmadığı sürece sevgi enerjisi sizi yaşama ve evrene bağlıyor. Çok şeye ihtiyacımız yok aslında; küçük bir kilim, kendimize saygı ve arasıra çayımızı birlikte içmekten keyif alacağımız güzel insanlar...
Bütün bu sözlerimin altında yatan itirafımı görmezden gelemem... Mekanımı yuvaya dönüştüremediğimi,( yuva ille de eşle olacak anlamında değil) insana sıcacık yuva duygusu veren bir ev ile karşılaştığımda anladım. Ve maalesef kalabalık ailelerde bile bulunmayan birşey bu... Kalabalıklarda yalnızlığımla boğuşmak yerine, kendimle kalarak, yalnızlığımı sevmeyi, üretmeyi tercih ettiğim yaşam biçimimin tek alternatifi böyle bir "YUVA" olabilirdi... Ama ne ben Guguk kuşu gibi hain, ne yavruların büyümesini bekleyecek kadar sabırlıyım.
O yüzden kendimi bilerek; ruhum üşüdüğünde, kısa aralıklarla bana kapılarını açması bile yeter. Muhtemelen fazlası da sıkardı zaten...Velhasıl, bu kadar gel-gitlerle dolu benliğimle ben başa çıkamazken, seyircileri çoğaltmaya gerek var mı?
Sessizlikte uzun süre kalıp, kaybolmak yerine, harika sanatçıların bestelediği müziğin notaları eşiliğinde yükselmek bana iyi geliyor...
7 Şubat 2014 Cuma
"AN" DA KALMAK...
CARPE-DİEM ( ANI YAKALAMAK)
Yıllar önce Türkçe'ye "Ölü Ozanlar Derneği" olarak çevrilen gençlik filminde duymuştum Carpediem'i... Günü haldır, huldur yaşarken, gözlerimizi geleceğimize, hep birlikte kurtulacağımız O Meçhul günlere çevirmiş, yaşamı ertelemiştik...
Filmde okuldan kaçan gençler bir mağarada gizlice şiir okuyorlardı. Okudukları şiirlerden biri beni çok çarpmıştı..."Ormana gittim; çünkü bilinçli yaşamak istiyordum. Hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum. Yaşam dolu olmayan herşeyi bozguna uğratmak ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu farketmemek için."
Otuzlu yaşlardaydım sanırım... Öylesine zor zamanlardı ki, günü yaşamak, anı yakalamak şöyle dursun, güne katlanmak için hayallere ihtiyacımız vardı...
O gün sinemadan çıktığımda kafam dopdoluydu... Gökyüzü, güneş, insanlar kısaca yaşam denilen o sihirli alanın içinde olup da, dışındaymış gibi davranarak, neleri kaçırdığımın farkına varmış ve hep geleceğe bakan gözlerimle belki de ilkkez yaşadığım yere bakıyordum... Sonra yıllar geçti... An'ın içinde kalmayı öğrendim.
Ama bu AN'lar zamandan ve mekandan bağımsız olarak çok ender ortaya çıktılar:
Bir dostla derin bir sohbetin, ya da suskunluk anlarının güzelliğinde, denizin mavisine baktığımda, gökkubbenin altında miniminnacık kuşatıldığımda, kendime pike yaptığımda yalnızca bana ait olan o kapının ardındaydılar...
Yıllar sonra Spiritüel öğretilerle tanıştığımda ilk duyduğumda beni etkileyen latince o sözcüğü hatırladım: Carpe-diem...
"Şimdi, burada" olmak için yapılan alıştırmalar, anı yakalamak için harcanan zamanlar... "Harcamak" sözcüğünü olumsuz anlamda kullanmıyorum ama bu konuda gösterilen çabada ironik bir yan bulmadığımı söyleyemem...
"Akışta kalmak" yaşam, ya da nehir seni nereye sürüklerse hiç direnmeden nehre teslim olmak öğretisini almak için seminer, seminer koşanları anlamaya çalışıyorum...Bu faaliyet biraz da tok insan işi gibi geliyor. Yaşamın merkezine kendini koyduğunda; temel ihtiyaçların karşılanmışsa ruhsal doyum anlam kazanıyor. İnsanlar, karınları doyduktan ve sığınacak bir yer bulduktan sonra ruhlarını mutlu edecek şeyler arıyorlar. Yani, bu öğretilerle mutluluğu yakalayabilirler belki. Ya da "tekamül" ederek; ilahi varlığın çizdiği kader yolunu kabul ederek, acı ve sevincin ondan geldiğini ve herbirinin ders olduğunu bilerek "huzur"a kavuşabilirler. Bu öğretileri; hemen teslim olmayan, kuşkucu kimliğimle, sorgulamaktan vazgeçemesem de; başa çıkamadığım çevre ve insan faktörlerine karşı, daha sakin ve de sabırla bakmamı sağladığı için merakla izlemekten vazgeçemiyorum.
Jorge Luis BORGES'in güzel bir şiiriyle anlatacak olursam;
(Arjantin, 1899-1986)
AN’LAR…
Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer,
oturup saymazdım eski yanlışlarımı.
Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım yüreğimi.
Neşeli olurdum, geçmişte olmadığım kadar,
ve elbette çok daha coşkulu olurdu sevdalarım,
içine de yeterince ciddiyet katardım.
Bu denli temiz, titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı eğer.
Hiç çekinmezdim daha fazla riske girmekten de…
Daha çok yolculuklara çıkar, gündoğumlarını kaçırmazdım asla;
hele dağlara tırmanmanın, ırmaklarda yüzmenin keyfini…
Hiç bilmediğim yerlere giderdim, gidebildiğimce.
Doyasıya dondurma yer, boşverirdim kuru nimetlere.
Öyle bir şansım olsaydı eğer, dertlerim de
yalnızca düşlerin değil, yaşamın gerçeğini taşırdı.
İşte onlardan biriydim ben ömrü boyunca hani, her saniyesini
verimli kılmaya çalışan insanlardan biri.
Ama aynı an’lara yeniden geri dönebilseydim eğer,
yalnızca iyi ve güzel olanları tatmak isterdim, mutlu an’ları…
Farkında değilseniz hâlâ, öğrenin artık:
Yaşam an’lardan oluşur, sadece anlardan, ŞİMDİ’yi yakalayın.
Yanında termometresi, bir şişe suyu, şemsiyesi
ve paraşütsüz yerinden kıpırdamayan bir insandım ben.
Ama yeni baştan yaşayabilseydim eğer,
yüksüz, iyice hafiflemiş olarak çıkardım yolculuklara.
İlkbahara yalınayak girer, sonbahara dek unuturdum ayakkabıyı.
Hiç bilinmeyen yolları keşfeder, tadına varırdım günışığının,
Çocuklarla daha çok oynardım, yeniden bir şansım olsaydı eğer…
Ama ne çare.. İş işten geçmiş ne yazık ki!
85’indeyim artık ve biliyorum ki… Ölmekteyim.
Çeviri (Gönül Gönensin)
Evet, yaşadığımız mekan ve ruh halimiz güzel olunca, AN'da KALMAK kolaylaşıyor.
Ama Yaşamımızda öyle kesitler var ki; ancak An'dan kaçarak dayanabiliyoruz... Acı gibi, ölüm gibi...
Kim ağrı çekerken " ŞİMDİ BURADA" kalmak ister ? Deniz kenarında, şezlongta uzanmış AN'ın içinde kendinle bütünleşmek müthiş bir duygu...İnsanın sonsuzluk duygusuyla içinde olmaktan keyif alacağı zamansız, mekansız olma hali...
Ama kim tuvaletteyken AN'da kalmak ister?
Yarın ekmek alacak parası olmayan insan, aç midesiyle o ekmeği nasıl elde edeceğinin hesabını yapmadan nasıl AN'da kalabilir?... Velhasıl AN'da kalmak çok güzel birşey de önce TOK olmak ve ÜŞÜMEMEK gerekiyor.
İnsanın en önemli duygusu GÜVENLİK duygusudur. Savaşta isen önceliğin HAYATTA KALMAKTIR. Barıştaysan önceliğin KARNINI DOYURMAKTIR...
BU DURUMLARDA NE ASGARİ ÇABA KURALI İŞLER, NE BEKLE ALLAH VERSİN... AKINTIYA KENDİNİ BIRAKAMAZSIN... HAYATTA KALMAK İÇİN BİR ÇÖP ODUN, SIĞ BİR YER, ÜSTÜNDEN GEÇEN HELİKOPTER... HEPSİNE UZANMAK İSTERSİN...
13 Ocak 2014 Pazartesi
İNSANIN KURTULUŞ ARAYIŞLARI ÜZERİNE...
YOKLUK, AÇLIK, YOKSUNLUK, AHLAK...
BİREYSEL VE TOPLUMSAL KURTULUŞ ARAYIŞLARI...
PARA... DAHA ÇOK ZENGİNLİK, DAHA ÇOK EDİNİM İÇİN AHLAKSAL KOPUŞLAR...
UMUTSUZLUKLAR... SAVAŞLAR... İŞGALLER... HIRSIZLIKLAR ( Ekmek ve Elmas Çalma arasındaki skalada değişen) AÇGÖZLÜLÜK...
"Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" diye açlara öğüt veren Fransız Kraliçesine isyan... isyan.. isyan..
PARİS KOMÜNÜ... (1871)
Daha sonraki devrimlere ilham veren, yoksulların 93 günlük iktidarı...
SOVYET DEVRİMİ... (1917)
İşçi sınıfının ( Proletaryanın) Çarı devirip, iktidara geçmesi... Komünist Partisi ( İktidarı işçi sınıfından devir alıp sınıfsız topluma götürmekle görevli olan parti) görevini yapmıyor, yapamıyor... Adı aynı kalsa da başka birşeye dönüşüyor orada... Ve Sovyetler çöküyor ( 1990 lı yıllara gelindiğinde iç çöküş duvarları yıkıyor)
KAPİTALİZMİN ZAFERİ... NEDEN? NEDEN? NEDEN?
BİREY OLMANIN ÖNEMİNİN ARTMASI VE KÜRESEL BİR DÜNYAYA DOĞRU GİDİŞ...
YENİ ARAYIŞLAR... FARKLI DUYARLILIKLARIN GELİŞMESİ... ( milyarder birinin çevre sorunları için rahat yaşamından vazgeçip, insanlığın geleceği için mücadele etmesi gibi )
Küreselleşen dünyada, yaygınlaşan haberleşme ağıyla hiçbirşey gizli kalamıyor. Demokrasi ve paylaşım anlayışları yeniden sorgulanıyor.
Tanrı'nın doğum günü ve PEYGAMBER ÇOCUKLAR gibi sıradışı bir kitapta bile devlet anlayışları sorgulanabiliyor. " Devlet olmak başka birşeydir küçüğüm. Devlet olmak, kavganın parçası olmak değildir. Devlet olmak, kavgayı yaratan nedenleri ortadan kaldıran olmaktır. Bireyin dünyasında devlet, Tanrıyı temsil eder.Devlet eliyle gelen eziyet, fertlerin üzerinde fizikselliğin ötesinde tarifsiz ruhsal tahribatlar yaratır.Devlet olmak bambaşka birşeydir. Devlet olmak, kendisine taş atan çocukları döverek değil, sarılarak durduranlardan olmaktır. Sen devletsin... Sen boksörün karşısındaki boksör değilsin sen ringlerin sahibisin sen kavgacıları döven değil, kavganın nedenlerini yok etmesi gerekensin.
Kitabın yazarı Burak Özdemir, İnsanı, insanlığı, empati yapabilen, sevgi ve merhamet duygusu gelişmiş indigo çocukların kurtaracağını söylüyor...
İnsanlığın kurtuluşu ister indigo denen gelecek nesiller tarafından, isterse başka aktivistler tarafından sağlansın, gerçek olan birşey var: İnsanlığın kurtarılması gerektiği...
Üstelik, bu kurtuluş mücadelesinin; güç savaşları üzerinden değil, sevgi üzerinden, bireysel egoların aşılarak yapılması gerekiyor... Yani bir aşkınlık hali ve tekamül şart. Yoksa devlet denilen mekanizma var oldukça, o devleti yöneten insanlar da olacak... İnsan gelişmeden ego temelli yapılanmasından kurtulmadan devlet denilen aygıtın baskı ve güç odağına dönüşmesi kaçınılmaz.
Sınıfsız ve devletsiz toplum içinse tüm insanların tekamül etmesi gerekiyor.
Marksist öğretiye Komünist topluma iki aşamada ulaşılabilir:
"Sınıfsız toplumun bu iki aşaması arasındaki farkı şöyle açıklayabiliriz. Sınıfsız toplumun ilk evresine, sosyalizme varıldığında insanoğlunun binlerce yıllık sınıflı toplum döneminin miras bırakmış olduğu tüm sorunlar henüz tamamen çözülmüş durumda olamaz. Bunlar arasında yalnızca en temel nitelikte olanları, yani sınıflar ve devlet ortadan kaldırılmış durumdadır. İnsanoğlunun genel gelişimi sınıfsız topluma varıldığında da devam edecektir. Temelde üretici güçlerin daha yüksek bir atılımı ve buna eşlik eden bir kültürel dönüşüm sayesinde sınıfsız toplumun daha yüksek aşaması olan komünizme ilerlenecektir. Bu aşamada üretici güçler o denli gelişmiş olacaktır ki, bunun doğuracağı muazzam bolluk sayesinde çalışma bir zorunluluk olmaktan çıkarak artık sadece bir zevk halini alacaktır. İnsanlar büyük oranda zamanlarını ve enerjilerini, kendilerini ve nesillerini özgürce geliştirmeye ve daha yüksek arayışlara adayacaklardır. İşte ancak bu aşamada, insanların toplumdan aldığının ona verdiğiyle orantılı olması ilkesi son bulacak, insanlar topluma verdiği emekten bağımsız olarak tüm ihtiyaçlarını ondan alabilecektir. Böylece, herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre hedefi yaşama geçirilmiş olacaktır. "
Tekamül etmiş insan : Ruhsal olarak olgunlaşmış insan olarak özetleyebiliriz. neden olgunlaşmış insan olarak ifade edilmediğine gelince; tekamül etmek de insanın yaradılış sürecine, dünya gezegeninde varolmaya başladığı ilk günden bugüne olan gelişimine ( başka deyişle genetik kodlarına) kadar derin bir anlam vardır.
Bunun bir başka anlamı da insan bireysel olgunluğa ulaşmadan, bu olgunluğa oluşan insanların birlikte yaratacağı sinerji olmadan, KURTULUŞUN mümkün olamayacağı.
Çünkü insan genetiğinden gelen arızalarla çabuk bozulabiliyor ve güç eline geçtiğinde gözü hiçbirşey göremeyerek insanlık mertebesinden uzaklaşabiliyor.
Benim spirütel arayışlarımın temel nedeni de bu...
Hırsımızın, ego denen ilkel varlığımızın ötesine geçerek dünyayı, evreni güzelleştirmek için tekamül etmiş "gerçek insan" arayışlarım devam edecek...
BİREYSEL VE TOPLUMSAL KURTULUŞ ARAYIŞLARI...
PARA... DAHA ÇOK ZENGİNLİK, DAHA ÇOK EDİNİM İÇİN AHLAKSAL KOPUŞLAR...
UMUTSUZLUKLAR... SAVAŞLAR... İŞGALLER... HIRSIZLIKLAR ( Ekmek ve Elmas Çalma arasındaki skalada değişen) AÇGÖZLÜLÜK...
"Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" diye açlara öğüt veren Fransız Kraliçesine isyan... isyan.. isyan..
PARİS KOMÜNÜ... (1871)
Daha sonraki devrimlere ilham veren, yoksulların 93 günlük iktidarı...
SOVYET DEVRİMİ... (1917)
İşçi sınıfının ( Proletaryanın) Çarı devirip, iktidara geçmesi... Komünist Partisi ( İktidarı işçi sınıfından devir alıp sınıfsız topluma götürmekle görevli olan parti) görevini yapmıyor, yapamıyor... Adı aynı kalsa da başka birşeye dönüşüyor orada... Ve Sovyetler çöküyor ( 1990 lı yıllara gelindiğinde iç çöküş duvarları yıkıyor)
KAPİTALİZMİN ZAFERİ... NEDEN? NEDEN? NEDEN?
BİREY OLMANIN ÖNEMİNİN ARTMASI VE KÜRESEL BİR DÜNYAYA DOĞRU GİDİŞ...
YENİ ARAYIŞLAR... FARKLI DUYARLILIKLARIN GELİŞMESİ... ( milyarder birinin çevre sorunları için rahat yaşamından vazgeçip, insanlığın geleceği için mücadele etmesi gibi )
Küreselleşen dünyada, yaygınlaşan haberleşme ağıyla hiçbirşey gizli kalamıyor. Demokrasi ve paylaşım anlayışları yeniden sorgulanıyor.
Tanrı'nın doğum günü ve PEYGAMBER ÇOCUKLAR gibi sıradışı bir kitapta bile devlet anlayışları sorgulanabiliyor. " Devlet olmak başka birşeydir küçüğüm. Devlet olmak, kavganın parçası olmak değildir. Devlet olmak, kavgayı yaratan nedenleri ortadan kaldıran olmaktır. Bireyin dünyasında devlet, Tanrıyı temsil eder.Devlet eliyle gelen eziyet, fertlerin üzerinde fizikselliğin ötesinde tarifsiz ruhsal tahribatlar yaratır.Devlet olmak bambaşka birşeydir. Devlet olmak, kendisine taş atan çocukları döverek değil, sarılarak durduranlardan olmaktır. Sen devletsin... Sen boksörün karşısındaki boksör değilsin sen ringlerin sahibisin sen kavgacıları döven değil, kavganın nedenlerini yok etmesi gerekensin.
Kitabın yazarı Burak Özdemir, İnsanı, insanlığı, empati yapabilen, sevgi ve merhamet duygusu gelişmiş indigo çocukların kurtaracağını söylüyor...
İnsanlığın kurtuluşu ister indigo denen gelecek nesiller tarafından, isterse başka aktivistler tarafından sağlansın, gerçek olan birşey var: İnsanlığın kurtarılması gerektiği...
Üstelik, bu kurtuluş mücadelesinin; güç savaşları üzerinden değil, sevgi üzerinden, bireysel egoların aşılarak yapılması gerekiyor... Yani bir aşkınlık hali ve tekamül şart. Yoksa devlet denilen mekanizma var oldukça, o devleti yöneten insanlar da olacak... İnsan gelişmeden ego temelli yapılanmasından kurtulmadan devlet denilen aygıtın baskı ve güç odağına dönüşmesi kaçınılmaz.
Sınıfsız ve devletsiz toplum içinse tüm insanların tekamül etmesi gerekiyor.
Marksist öğretiye Komünist topluma iki aşamada ulaşılabilir:
"Sınıfsız toplumun bu iki aşaması arasındaki farkı şöyle açıklayabiliriz. Sınıfsız toplumun ilk evresine, sosyalizme varıldığında insanoğlunun binlerce yıllık sınıflı toplum döneminin miras bırakmış olduğu tüm sorunlar henüz tamamen çözülmüş durumda olamaz. Bunlar arasında yalnızca en temel nitelikte olanları, yani sınıflar ve devlet ortadan kaldırılmış durumdadır. İnsanoğlunun genel gelişimi sınıfsız topluma varıldığında da devam edecektir. Temelde üretici güçlerin daha yüksek bir atılımı ve buna eşlik eden bir kültürel dönüşüm sayesinde sınıfsız toplumun daha yüksek aşaması olan komünizme ilerlenecektir. Bu aşamada üretici güçler o denli gelişmiş olacaktır ki, bunun doğuracağı muazzam bolluk sayesinde çalışma bir zorunluluk olmaktan çıkarak artık sadece bir zevk halini alacaktır. İnsanlar büyük oranda zamanlarını ve enerjilerini, kendilerini ve nesillerini özgürce geliştirmeye ve daha yüksek arayışlara adayacaklardır. İşte ancak bu aşamada, insanların toplumdan aldığının ona verdiğiyle orantılı olması ilkesi son bulacak, insanlar topluma verdiği emekten bağımsız olarak tüm ihtiyaçlarını ondan alabilecektir. Böylece, herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre hedefi yaşama geçirilmiş olacaktır. "
Tekamül etmiş insan : Ruhsal olarak olgunlaşmış insan olarak özetleyebiliriz. neden olgunlaşmış insan olarak ifade edilmediğine gelince; tekamül etmek de insanın yaradılış sürecine, dünya gezegeninde varolmaya başladığı ilk günden bugüne olan gelişimine ( başka deyişle genetik kodlarına) kadar derin bir anlam vardır.
Bunun bir başka anlamı da insan bireysel olgunluğa ulaşmadan, bu olgunluğa oluşan insanların birlikte yaratacağı sinerji olmadan, KURTULUŞUN mümkün olamayacağı.
Çünkü insan genetiğinden gelen arızalarla çabuk bozulabiliyor ve güç eline geçtiğinde gözü hiçbirşey göremeyerek insanlık mertebesinden uzaklaşabiliyor.
Benim spirütel arayışlarımın temel nedeni de bu...
Hırsımızın, ego denen ilkel varlığımızın ötesine geçerek dünyayı, evreni güzelleştirmek için tekamül etmiş "gerçek insan" arayışlarım devam edecek...
5 Ocak 2014 Pazar
GÖRMESEM, DUYMASAM OLANLAR OLMAMIŞ MI OLUR?
DÜNYADA HERŞEYİN YOLUNDA GİTTİĞİNİ ANLATAN, İNSANLARI BEYAZ YALANLARA İNANDIRMAK İÇİN ÇALIŞAN KURULUŞLAR VARMIŞ...
TEKELLER, BU KURULUŞLARA MİLYONLARCA DOLAR PARA ÖDÜYORMUŞ...
Negatif olaylara ve negatif düşünceye yoğunlaştığımızda
tüm olumsuzlukları üstümüze çekiyormuşuz. Televizyon izlemek, haber kanallarını takip etmek yaşadığımız havanın kirlenmesine neden oluyormuş...
BİZ İZLEMESEK, GÖRMESEK OLANLAR OLMAMIŞ MI OLACAK?
Tabii ki olmayacak. Ama haberdar olanlar üzülürken, negatif enerjilere teslim olurken, konuya ilgi göstermeyenler ve haberdar olmayanlar mutlu mesut yaşamaya devam edeceklermiş...
Herşeyin suçlusu Amerika diye tutturmayacağım. Ama nedense doğu felsefesinin acaip bir şekilde beslendiği yer orası... Acımasız kapitalist ilişkilerin, sonsuz hırs ve yarışın egemen olduğu sistem sana "zengin de olabilirsin, yoksulda" bu senin seçimin masalını yutturuyor. Eşit koşullarda dünyaya gelmeyen çocuklar bir iki olağanüstü örnekler ileri sürülerek amansız yarışa sokuluyorlar. Yaşam "başarı" odaklı... Başaramazsan bir hiçsin...
Oldukça eskilere dayanan Budizm felsefesi yeniden Tanrıya evriliyor. Savaşma, kabul et... Hepimiz biriz... ( Ama o çocuk aç, soğuktan donmak üzere) Kaderinde öyle olması gerektiği içindir... Karşı çıkma... Dile... sevgi yolla... enerji yolla... meleklerden iste... onlar yardım eder. oturduğun yerden, kılını kıpırdatmadan dua et... olsun...
Dua et... dua et... iste... evren versin... iste Tanrı versin...
iste... iste.. iste....
Büyük harflerle istesem.... TÜM CANLILARIN YAŞAMA HAKKINA SAYGILI BİR DÜNYA.... istesem.... İSTİYORUM...
Onlarla birlikte huzur içinde yaşayabileceğim bir dünya İSTİYORUM... Kavgasız, sömürüsüz, yalansız.... bir dünya İSTİYORUM...
Sevginin hakim olduğu bir dünya istiyorum...
Kusursuz... kusursuz... kusursuz...
TEKELLER, BU KURULUŞLARA MİLYONLARCA DOLAR PARA ÖDÜYORMUŞ...
Negatif olaylara ve negatif düşünceye yoğunlaştığımızda
tüm olumsuzlukları üstümüze çekiyormuşuz. Televizyon izlemek, haber kanallarını takip etmek yaşadığımız havanın kirlenmesine neden oluyormuş...
BİZ İZLEMESEK, GÖRMESEK OLANLAR OLMAMIŞ MI OLACAK?
Tabii ki olmayacak. Ama haberdar olanlar üzülürken, negatif enerjilere teslim olurken, konuya ilgi göstermeyenler ve haberdar olmayanlar mutlu mesut yaşamaya devam edeceklermiş...
Herşeyin suçlusu Amerika diye tutturmayacağım. Ama nedense doğu felsefesinin acaip bir şekilde beslendiği yer orası... Acımasız kapitalist ilişkilerin, sonsuz hırs ve yarışın egemen olduğu sistem sana "zengin de olabilirsin, yoksulda" bu senin seçimin masalını yutturuyor. Eşit koşullarda dünyaya gelmeyen çocuklar bir iki olağanüstü örnekler ileri sürülerek amansız yarışa sokuluyorlar. Yaşam "başarı" odaklı... Başaramazsan bir hiçsin...
Oldukça eskilere dayanan Budizm felsefesi yeniden Tanrıya evriliyor. Savaşma, kabul et... Hepimiz biriz... ( Ama o çocuk aç, soğuktan donmak üzere) Kaderinde öyle olması gerektiği içindir... Karşı çıkma... Dile... sevgi yolla... enerji yolla... meleklerden iste... onlar yardım eder. oturduğun yerden, kılını kıpırdatmadan dua et... olsun...
Dua et... dua et... iste... evren versin... iste Tanrı versin...
iste... iste.. iste....
Büyük harflerle istesem.... TÜM CANLILARIN YAŞAMA HAKKINA SAYGILI BİR DÜNYA.... istesem.... İSTİYORUM...
Onlarla birlikte huzur içinde yaşayabileceğim bir dünya İSTİYORUM... Kavgasız, sömürüsüz, yalansız.... bir dünya İSTİYORUM...
Sevginin hakim olduğu bir dünya istiyorum...
Kusursuz... kusursuz... kusursuz...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








