28 Eylül 2012 Cuma

SUSMANIN DÖRT HALİ

SUSMANIN DÖRT HALİ

SUSKUNLUĞUN ERDEMLİ HALİ : Susmanın, bildiğini veya gördüğünü paylaşmanın en özel hali. Yalnızca karşındaki insanı ilgilendiren durumlarda onu utandırmamak adına görmezden gelmek, ayıbını yüzüne vurmamak,  kendimizi ilgilendiren durumlarda da susma hakkını kullanmak. ( genellikle “anlamadı salak” diye akıllardan geçirilendir.)

SUSKUNLUĞUN DUYARSIZ HALİ: Aman, bana bulaşmasın, beni ilgilendirmez durumları. ( tavşan boku misali, ne kokar, ne bulaşır)

SUSKUNLUĞUN NARSİST VE (FAŞİST) HALİ : Kendini diğer insanlardan daha özel görüp, neyi bilmesi gerektiğine karar verip, tanrıyı oynamak, diğerlerini küçümsemek, onlar adına karar vermeye sadece kendini yetkin görme hali. ( ki O kurtarıcıdır (!) , karar verendir, bir bilendir…)

SUSKUNLUĞUN YALAN HALİ : Suskunluğunuzun duyarsız ve narsis halinin; karşı tarafın algılarında, bildiğiniz gerçekten, başka bir şekilde anlaşıldığını fark ettiğiniz halde, sessiz kalarak buna göz yumduğunuz an. İşte o an,
Siz ısrarla “ ben hayatımda hiç yalan söylemedim” derken bir kez daha düşünmelisiniz. Çünkü bazen SUSMAK; en büyük yalana ortak anlamına da gelebilir. ( ben yalan söylemedim, sen yanlış anladın, diyendir.)

Nasıl susmak istediğinize karar verirken, başkalarına karşı dürüst olmak zor olsa da, kendinize karşı dürüst olmayı deneyin.

Tabi bir de “aman başım belaya girmesin” korkularının beslediği durumlarda var ama, cesaret iksiri satılan bir şey olmadığı için çaresi de maalesef yoktur.

25 Eylül 2012 Salı

IŞIK ?

-umut var mı umut?
sona doğru yaklaştığımızı hissederken dilimize takılan, yüreğimizi ağzımıza getiren bir soru bu...

hayır, yok! dedi içimdeki bezgin ses...
ama belki de vardır...

24 Eylül 2012 Pazartesi

DEĞİŞMEK İÇİN ÇABALIYORUM...

Kendimize en zor itiraf ettiğimiz şey; değişme arzusudur.
Yıllarca dünyayı, çevremi, insanları değiştirmek ve dönüştürmek için mücadele ettikten sonra, sürekli yolunda gitmeyen birşeyleri değiştirme isteğiyle kendime ne kadar çok eziyet ettiğimin farkına vardım.
Ne dilersin? sorusunun karşılığı " Huzur" olunca; bir türlü bulamadığım huzuru bulmak için yola çıkmaya karar verdim.
Bunu nasıl gerçekleştirebilirim?  
Görmezden gelerek, haksızlıklara karşı susan bir insan mı olmak istiyorum?
Farkında olmam gereken önceliklerim var mı?
Evrende duyduğum, gördüğüm, karşılaştığım her olayın ve canlının bana ders verdiğini düşünmek, red etmenin gerginliği yerine geçerek huzurlu bir kabullenişi sağlar mı?
Olumsuz bir olayla karşılaştığımda öfkelenmeden o olayla nasıl başa çıkabilirim?  
Örneğin: Yolda yürürken bir kadının çocuğuna şiddet uyguladığını gördüğümde;1- risk alıp kadının yanına gidiyorum ve onu sakinleştirmeye çalışıyorum. Çocuğu dövmesine engel olmaya çalışıyorum. Kadın tepki gösteriyor ve benimle kavga ediyor. 
2-Görmezden gelerek yanından geçip gidiyorum.
Sonuç : 1. durumda kadınla kavga ettiğim için sinirlerim bozuldu. 2. durumda çocuğa yardım edemediğim için kendimi suçlu hissettim ve yine sinirlerim bozuldu.
Her iki durumda da bu olayın bende bıraktığı tahribatı nasıl önleyebilirim?
Kadının yanına yaklaşırken çok daha profesyonel ve kavga dili kullanmadan, kadının öfkesini anlamaya çalışarak çocuğu kurtarmayı deneyebilirim. Kadın yine sakinleşmezse,
ben doğru olanı yapmış olmanın iç rahatlığıyla, kadını negatif duygularıyla bırakarak, olumlama tekniğiyle olumsuzluğu kendi dışımda tutmayı başarabilirim.
Olay benim için orada ve o an da biter. Huzurumu bozmaz.
Evet değişmek istiyorum. Değiştirmeye gücüm yetmediği şeyler için öfkelenmek, üzülmek ve huzursuz yaşamak istemiyorum. Bundan kurtulmak için de meditasyon, reiki,
ibadet her ne gerekiyorsa denemek istiyorum. Sevgi enerjisinin düşmanlıkları yok edici gücü varsa, yalan- dolan da olsa inanmak istiyorum. Ben basit, sıradan bir insanım.
Akan suyu, rüzgarı karşıma alarak yaşamak yerine, rüzgara
karışarak, akıntıya doğru yüzmek ve evrenle bütünleşmek istiyorum. Haksızlıklar karşısında susarak değil ama kendimi tüketmeden var olmak istiyorum. Ama en çok da iyi insanlarla karşılaşmak, herkesin içindeki iyiyi bulmak istiyorum. 






  

HÜKMEDEN VE HÜKMEDİLEN OLMADIĞINDA...

İNSANIN "İNSAN" OLMAK YOLCULUĞU...
Çocukluğumdan beri iki durumdan hiç haz etmedim. Biri; bana emredilmesi, neleri yapıp, neleri yapamayacağımın söylenmesi, diğeri ise; birine emretmek, neleri yapıp, neleri yapamayacağını söylemek rolünü üstlenmek oldu. 
Hayat bana her iki rolü de verdi... Birincisinde sessiz kalma hakkımı kullanabilirken, ikincisinde bunu yapamadım. 
Ve insana verilen en ağır rolün, bir diğer insana ( bazen rica ile yumuşatılsa da)"emir" vermek olduğunu gördüm. 
Çok basit örneklerle açıklamaya çalışacağım; Medeni bir insan tuvalete girince, çıkarken sifonu çekmesini bilir, öyle değil mi? Ama bunu yapmayanlarla ortak bir wc'yi kullanıyorsanız, tuvalete şu yazıyı asmak zorunda kalırsınız:
" kullandıktan sonra lütfen sifonu çekiniz." Bu yazı,tuvaleti doğru kullanan insanlar için aşağılama olarak algınabilirken, sifonu çekmeden çıkanın hiç umurunda olmaz. Yani birlikte yaşamanın en basit kurallarını bile  öğrenmek istemeyene hiçbir uyarı kar etmez.
İnsanı yönetmek ile idare etmek aynı şey değildir. Çoğu yönetici bunu bilmez. Çünkü; yönetmenin kendisine muktedir olma gücünü de verdiğini düşünür. Ve bir el hareketiyle kendisine itaat eden insanları gördükçe hükmetmenin vahşi ve ilkel büyüsüne kapılır...
İtaat eden ise tam da bu anı; bu vecd halini kollamaktadır.

Köpek eğitilebilir, at eğitilebilir, kuş, hatta kedi bile kısmen eğitilebilir ama insan istemiyorsa asla eğitilemez. 
Hangi tür insan öğrenmeye, eğitime, bilgiye ayak direr?
İnsanın aklı var; duyguları var; genetik kodlarıyla gelen bir ruh ve beden yapısı var;
Son yıllarda, genetik kodlarıyla geçen ruh ve beden özelliklerinin diğerlerine baskın geldiği tartışılıyor. Bu da daha "kirlenmemiş" olarak değerlendirdiğimiz bazı çocukların akranlarıyla ve hayvanlarla ilişkilerinde neden daha paylaşımcı ve sevecenken, bazılarının da neden daha saldırgan olduklarını açıklıyor. Tabi bu durum, saldırgan ve güçlü olan çocuğun liderlik özellikleri nedeniyle; kendi içinde barışçıl olan çocukları nasıl etrafında topladığını açıklamıyor.Yani biri öne çıktığında iyi ve kötü olmadan önce güçlü olmak zorunda ki, etrafına insanları toplayabilsin. Belirleyici ögenin iyilik değilde,GÜÇ olması, insanın evrimini hala tamamlayamadığının en belirgin kanıtı bence. Nezaman ki bir insan diğerine hükmetmeyecek, ne zaman ki bilgi paylaşılabilen bir değer olacak, ne zaman ki kör bir itaat olmayacak; İşte insan, o zaman İNSAN olacak... Kendine saygı duymaya başladığında, saygı görmek için diğerine saygı göstermesi gerektiğini bilecek. Bu mümkün mü?  Hayır! Çünkü, mükemmel diye yere göğe sığdıramadığımız insandan daha defolu bir yaratık yok maalesef...

20 Eylül 2012 Perşembe

AYAKKABI MARKASINA BAK, İŞE AL...

Seksenli yıllarda gazete ilanlarına bakarak iş görüşmelerine giderken öğrendiğim ilk bilgiydi; Düzgün fiziğinin yanısıra ayakkabın ve çantan kaliteli olmalıydı... Görüşmelere galip başlamanın birinci şartı buydu... Ayağında iyi kalite ayakkabı yoksa, makina başında işçi, temizlikçi kadrosundan başvurmuyorsan "birinci sınıf" işletmelerin kapısından dahi girme şansın yoktu.  Öyle ki ilk düzgün işime bir arkadaşımın kıyafetiyle görüşmeye gittiğim için kabul edildiğimi düşünüyorum. Sonrası ise benim çalışkanlığım ve becerimle geldi.
Ahlaken çürümeye ta o zamanlardan başlamış olmalıyız; Sözüne, özüne değil de ayaklarına bakarak peşin hüküm vermeye... 
Ya da " dost başa, düşman ayağa bakar" deyişinin boşuna olmadığını ben o yıllarda fark etmiş olmalıyım. 
Bir insanın, O pahallı ayakkabı veya çantaya nasıl sahip olduğu değil de, markasının çakma mı, hakiki mi olduğu önemli olmaya başlayan yıllara ulaştığımızda; kaybettiğimiz onca değer arasında hangisi için ağıt yakmamız gerektiğini artık kestiremiyorum. 
Ortalıkta pahallı giysiler içinde dolaşan hırsızlar, kimsenin gözüne batmıyor artık. Gördüğümüz tek şey; eskimiş ayakkabı ve çakma çantalarla dolaşan yoksullar... 












İnsanlar,Nasrettin Hoca'nın " YE; KÜRKÜM YE" fıkrasından ders almaktansa, medya tarafından da arsızca körüklenen markaların peşinden koşuyorlar. "Ne giysem?" " Bana ne yakışır" gibi programlarla, istiflenmiş ayakkabı ve giysilerini sergilemekten utanmadıkları gibi, bunları meziyet olarak sunmaya devam ediyorlar.
İçimizi boşaltmaya devam ediyoruz. Değerimiz, üstümüzdekilerin fiyatı kadar... Bu sayede onlarca çöp mü üretmişiz... Kimin umurunda... Yeter ki al, al,al... daha çok al... bir kere giy at... at... yeniden al... 
ÇOK TÜKETİNCE DEĞER Mİ KAZANIYORUZ? Başlayacağım bu zihniyetin içine... Yaşamın anlamı para ile ölçülecek kadar ucuzladı artık... Kalsın, ben almıııyiimmm.. 


SANA İHTİYACIMIZ VAR...

BU YAŞAMA, HAKSIZLIKLARA KARŞI ÇILDIRMAMAK İÇİN
SANA, İLAHİ ADALETİNE MUHTACIM.
İçerimden dışarıya çıkamayan uzun ve kesintisiz siren gibi bir çığlıkla,sesleniyorum; bütün dinlerin ortak Tanrısına; " Evet, ihanet ettik sana, eski ahite ve gönderdiğin bütün peygamberlere, kelamını bile nefrete dönüştürmeyi başardık. Nuh’un gemisi ile kurtardıklarının torunlarıysak eğer, yine kirlendik. Buğday tarlaları yerine silah tarlaları yaptık. Ekmeği küflendirip çöplere attık. Geçmişi ve geleceği gördüğünü öğrenerek büyüdüğümüz için, anlamıyorum; insansoyunun islah olmayacağını bile bile Nuh’un gemisini neden yolladığını…
Sana dair öyle az şey biliyoruz ki; Bunca adaletsizliğe, kana, vahşete
Sessiz kalışına isyanımıza diyorlar ki; “sopası yok” ama O sabırlıdır.
O gün geldiğinde ( Kıyamet günü ) herkes O’na hesap verecek.
Bu kadar sessiz kalışın içime dokunuyor. Bazen yok olduğunu düşünüyorum, bazen de ihanetimizi sessiz gözyaşlarıyla izlediğini…
Bazen de bütün haksızlıklara karşı isyan etmesinler diye herşeyi Senin üstüne atıyorlar. Oysa Sana ait olduğu söylenen kitaplarda kötülüğe boyun eğmemizi öğütlemiyorsun. 
Ne senden, ne varlığından emin değilim ama var olmanı çok istiyorum. 
Şüphe duyduğum için beni affedeceğini düşünüyorum, çünkü; o şüpheyi de bana Sen verdin. 
Savaşsız, silahsız, milliyetsiz ve sınırları olmayan ( hepimiz Adem ve Havva'dan geldiysek eğer) bir dünyayı görmek sadece yarattığın cennette mi mümkün? 
Dünyayı yaratmadan evvel, gelmiş ve gelecek bütün insanların ruhlarını yarattıktan sonra; Varlığına itaat etme sözünü alıp, samimi olduğumuzu anlamak için dünyaya yollarken ( hikmetinden sual olunmaz ama) keşke hafızalarımızı bu kadar zora koşmayaydın. Biz insanlara bu kadar çok güvenmeyeydin.
İnsansoyunun içinde iyisi de var kötüsü de... Ama ders almayı bilmiyor, binlerce yıldır aynı benzer savaşlar, ihanetler tekrarlanıp duruyor. 
Buna bir tek Sen DUR diyebilirsin. 
"Dünya dediğimiz yer; bizim için imtihan, Senin için sadece oyun alanı mı?" diye isyanlarda olsam da bazen anlamaya çalışıyorum.
Kitaplarınla, vahiylerinle onurlandırdığın peygamberlerinden olmadığım gibi, Seni anlayacak zekaya ve hafızaya da sahip değilim ama Seninle bütünleşmek isteyen bir ruhum var ve oradan baktığımda yeryüzüne gözyaşlarıyla bakan, hayal kırıklığı içindeki varlığını görüyorum. Acaba biz insanları çok mu büyüttün gözünde? Diğer yarattıklarından çok mu sevdin? Oysa biz insanlar herşeyi yok ediyoruz. Zevk için canlı öldüren tek soy biziz... Bu yüzden Seni anlamak beni gerçekten çok aşıyor.
Bütün bu serzenişlere rağmen Sana ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu anlıyorsun değil mi? Bize yardım et... Ruhlarımıza daha çok sevgi, şefkat ve merhamet gönder... 

"Kalu Bela Ne Demektir?

Allah dünyayı ve içindeki varlıkları yaratmadan evvel, öncelikle gelmiş ve gelecek bütün insanların ruhlarını yaratmıştır. Bunları ruhlar âlemi denilen bir âlemde bir araya getirmiştir. Daha sonra hepsini birden huzurunda toplayarak kendilerine hitâben:
 Ben sizin Rabbiniz değil miyim? diye sormuştur.
Ruhlar da: Evet, sen bizim Rabbimizsin, diye cevab vermişlerdir. "Ancak sana ibâdet eder, senden yardım dileriz" demişlerdir. İşte bu konuşmanın vuku' bulduğu zamana, Kâlû Belâ denir. Allah daha sonra insan ruhunun bu sözünde ne derece samimî ve doğru olduğunu ortaya çıkarmak için, şu dünyayı bir imtihan yeri olarak yaratmıştır. Ve her bir ruhu ayrı bir bedene yerleştirerek, onları belli zaman aralıklarıyla şu imtihan meydanına göndermiştir. Böylece insanın önüne iki yol açılmıştır: Ya akıl ve iradesini iyiye kullanarak Kâlû Belâ'daki gibi Allah'ı Rab tanımakta devam edecektir. Yahut da iradesini ve aklını kötüye kullanarak Rabbini ve Allah'ını inkâr edecek, O'na kulluktan kaçacak, şeytan'ın yoluna sapacaktır. "

18 Eylül 2012 Salı

YAZMAK HEM CESARET, HEM DE SABIR İŞİ...


YAZMAK; sürekli bir uğraştır. Vazgeçtiğin an hikaye senden giderek uzaklaşır...
İnsanın iç hesaplaşması olan şeyleri bloglar aracılığıyla ortalığa saçmasına hep hayretle bakarken, bir de baktım ki ben de onlardan biri olma yolunda hızla ilerliyorum.
Bu artık, kimse okusun veya okumasın yüksek sesle kendini anlatma durumu olarak mı tanımlanır, kestiremiyorum. Ama, artık kendime kızmaya başladığımı hissediyorum ve herkesten, hatta kendimden bile gizlediğim şeyleri buraya yazarak, kendimden intikam alıyorum sanki... Çünkü, 2007 yılından beri başladığım üç ayrı hikaye öyle ağır ilerliyor ki, artık kendime itiraf edip o bitmeyen hikayeleri çöpe atmam gerekiyor.

“Hafif acılar konuşulabilir ama derin acılar dilsizdir.” Seneca

Kırk yıldır yazar olmak, başkalarının öykülerini anlatarak, çıkmadığım yollara düşerek, ıssızlığımdan kurtulmak isterim. Hep bir gün yazmayı hayal ederek yaşamak, bunu yapmaktan kolay geldi. Başarılı olabileceğim başka meslekler varken başarısız olacağımı bile, bile yazmakta ısrar etmenin mantıklı bir tarafı yoktu. Sürekli bahaneler yaratarak, daha önce hayal bile etmediğim bir alanda uzmanlaşarak hayatımı kazandım… Yıllar, yıllar geçti…
Nihayet kendimle yüzleşme vakti geldi… Yaşlılık aylığı olarak bağlanan emekli maaşıma kavuştuğumda, hiç denemeden  vazgeçmenin yaşamdaki duruşuma ters düştüğüne karar verip, yazmaya karar verdim…
Yazdım... yazdım... yazdım... Aynı anda birbirinden farklı üç hikayeye başladım.
Sonra, tek satır bile yazamadan günler geçti. Sağduyum bu yüzleşmeden
rahatsız olmuştu… Yalnız başına yaptığım yürüyüşleri arttırdıkça, hayalimde yazdığım hikayeleri, bir türlü yazıya dökemediğim hikayelerden daha çok sevmeye başladım. Bu yürüyüşlerin her biri, bir başka hikaye ile bitiyordu. Üstelik sadece bana aitti. Kem gözlerden, korkunç eleştirmenlerden uzaktı. Kimse dokunamaz, hiçbir yerini değiştiremezdi. Hatta ben bile…

Piyasada öyle çok yazı öyle çok yazar vardı ki; bir taraftan onlardan biri olmak isterken, diğer taraftan hepsi birbirine benzeyen yazılar yazmaktan korkuyordum.
Yeryüzünde söylenmemiş bir söz kalmışsa eğer onu yazan olmak istiyordum.
İnsan soyunun ilk tarihinden başlayarak isim verilen her nesnenin, soyut ve somut
anlamlarıyla ifade bulan her sözcüğün bizim göremediğimiz boyutlarda havada uçuştuklarını, sonra rüyalarımıza giren imgeler gibi bize seslendiklerini hayal ediyordum. Hayal değildi bu! Gerçekti.
Her şey defalarca söylenmiş, bir çok kez yok edilmeye çalışılan olgular bile değişik
zamanlarda tekrar, tekrar kaleme alınmıştı.
Kısaca yazma isteğim ne kadar çok artarsa, cesaretim de o ölçüde azalıyordu.

Ben kendimle çeşitli ruh halleri, korkaklık, güvensizlik duygularıyla cebelleşirken,
bir Türk Yazarı çıktı Nobel aldı. Sevdiğim ve okumaktan keyif aldığım yazar
Orhan Pamuk, ödül töreninde “ babamın bavulu” başlığı altında  yaptığı konuşmasında; bilmediği, tanımadığı ve hiç tanımayacağı birisine sıkı bir ders vermeği aklına getirmiş midir ?
Babasının bavulunda sakladığı el yazmaları- ki üçüncü şahıslarca okunmasına
değer bulunmamıştır.- gibi yarım kalmış yüzlerce el yazmalarımı birileri çıkıp çöpe atmadan önce çöpe atmalıyım,telaşı ile hala utanmadan yazma gayreti arasında gidip gelirken,masa başında saatler, günler,haftalar ve aylar geçirmeye, ciddi bir
fedakarlığa hazır olup olmadığıma bakmadan maymun iştahım sürekli yeni hikayeler üretmeye devam ediyor. Biri bitmeden, başka bir hikayenin cazibesi öne çıkarak diğerinin tamamlanmasına izin vermiyor.

Kendime hem kızıp, hem de acımakla meşgul iken, aklıma başarısızlar
Ve kaybedenler üzerine; çember sembolünü merkeze alarak, oradan
Çıkamayanlar ve orada dolaşmayı sevenleri, orada ağlamayı seçenleri,
Oradan dışarıda kalanları suçlamayı seçenleri, içerden dışlanmışlar,
Dışardan horlanmışlar arasında gidip gelenleri anlatan öyküler yazmak
Arzusu düştü. Çevrem bu tip insan malzemeleri ile doluyken
Bu konuda  zorlanmayacağım da aşikardı. İçeriği mizah dolu bir öykü
Kitabı yazmayı hayal ettim. Sonra birisi yazsa da okusam diye düşündüm.
Arkasından her şeyle dalga geçer göründüğüm halde, hiçbir şeyle dalga
geçemediğimi, mizah kitaplarını okurken pek de zevk almadığımı
Hatırlayarak, daha başlamadan bu malzemeyi, temayı rafa kaldırdım.

Gerçekten hala yazmak istiyor muyum? Ben yazayım, birileri okusun
Derdim var mı? Bu soruların cevabını bile bilmiyorum. Yaşayacağım
Ve göreceğim. Yaparsam ve bitirip en azından benim gibilerin okumaktan
Keyif alabileceği bir şeyler olduğunu görürsem, bu durumun beni mutlu edip etmediğini o zaman anlayacağım. Diyelim, bu günkü ruh halimle bir kitabımın çıkmasının ve okunmasının beni mutlu edeceğini biliyorum. (gerçekte ne hissedeceğimi tahmin edemiyorum.) Peki çok iyi olup olmayacağını kestiremediğim bir şey için bugünden fedakarlık yapmaya, bedel ödemeye hazır mıyım?
Yazmak için her şeyden vazgeçer miyim? Yoksa yapacak hiçbir şeyim
Kalmadığında mı yazıya kaçıyorum, sığınıyorum. Yazı yazmak benim
İçin sığınmak ve kaçış anlamı ifade ediyorsa, yazdığım zamanlar
Yaşayamadığım zamanlarsa “babasının bavuluna” başka gözle yeniden
Bakabilirim. Belki de bavulumda; bir gün tamamlarım, kitap haline getiririm hayaliyle yazılmış bir sürü not, yazı, anı, şiir vs. çıkacağına
Yarısı bitmiş diş macunu, eskimiş diş fırçası, otelden kalmış küçük şampuan çıkmasını da tercih edebilirim. Hatta ille de yazılı bir şeyler çıkacaksa Oda arkadaşına veya sevgiliye yazılmış “ birazdan geliyorum.” “Sahildeyim” notlarının çıkması daha çok hikaye anlatırdı, bavulu sonradan açacak olanlara. Yaşanmış, ertelenmemiş bir hayat hikayesinden daha iyi bir seçeneği ne sunabilir ki insana ?
Yazma isteğimin de, “falanca yazıyor, ne var bunda bende yazarım”
Duygusundan çok, içimde hep bir şeyler anlatmak duygusundan
Kaynaklanması şimdilik en büyük çıkmazım. Başka yazarları okudukça
İçimdeki bir öykünün, hikayenin tamamlandığını hissediyorum. “tamam
Diyorum, yazmış işte.” Ama bazen keyifle okumaya başladığım bir kitabın,
Sonuna doğru, yazarın telaşla – bir an önce kitabı bitirip, dışarıya çıkma
Dürtüsüyle – konuyu aceleye getirerek kitabın lezzetini kaçırdığını düşünerek sinirleniyorum… Sonuna doğru şişirildiğini düşündüğüm her öykü, roman, bana güzel bir ziyafetin ardından iyi pişirilmeden sunulan tatlıyı çağrıştırıyor.
 ‘Madem yazar olmak gibi bir iddia ile yola çıkmış ve ürününü bana sunmakta sakınca görmemiş, Yarım bırakmamalıydı, diye düşünerek insafsızca yargılarım. İçimdeki Hain ses, ruhsal açlığımı doyurması için yazarı köle yapmaktan utanmaz. Sadece yazsın ister, yazsın…
  
HAYATIMA YAZILARIYLA, ROMANLARIYLA GİRMİŞ, GÖRÜNMEZ KAHRAMANLARIMA TEŞEKKÜR EDİP YAZMA İNADINDAN VAZGEÇMEK…
(Pamuk’a ve diğerlerine...)
Bencilliğimin ve tembelliğimin boyutlarını anlamaya başladığımda yazarlara olan minnet duygumun  arttığını görüyorum.
Hayallerinde yolculuklara çıkıp, hayallerindeki kahramanların hayatlarıyla
Hayat bulan ve bunu bize aktarmak için; tatilde, yolculukta, sıkıldığımızda
Sıkıntımız dağılsın diye, uyurken uykumuza kolay geçiş yapabilelim diye,
Günün stresini atarak, başka hayatlarla teselli bulalım diye, konuşmamız
Daha düzgün, hayatımız biraz daha anlamlı olsun diye okuduğumuz kitapları  yaratan ve sebatla yazı yazmayı seçenlere teşekkür etmek istedim.

Çocukluk, gençlik ve yaşlılığa doğru giden yaşamım boyunca bana eşlik eden kitaplara ve yaşamaktan vazgeçerek kitap yazmayı seçenlere teşekkür etmek istiyorum.
 Yazmaya karar verene kadar bu eylemin bu kadar zor ve fedakarlık isteyen bir iş olduğunu fark edememişim:
14 yaşımda bağımsızlık savaşı veren kahraman Bambu’yu okuduğumda
- Amerikan sempatizanlığına rağmen- ülkesi ve halkı için direnen bir direnişçiden mücadele etmenin anlamını öğrendiğimi, Yaşıyor musun ?
sorusu ile boğazıma düğümlenen hıçkırıkları, evden, -ille de kız çocuğu olmanın zorunlu kıldığı ev işlerinden- kaçarak derenin kıyısında, kuytu bir köşede gizlice okuduğum; Onuncu Köy’ün benim de gidebileceğim başka köyler olabileceği umudunu verdiğini, 16 yaşımda, İlk ve son defa aldığım edebiyat ödülü armağanı olan Goethe ‘nin kitabını okurken; Werther’in acılarını anlamak için çok fazla beklemem gerekmediğini… ( hain edebiyatçı onca kitap arasında ruhuma en yakın olan kahramanı nasıl keşfetmişti?)
Yıllar sonra, 16 yaşında neler hissettiğimi anlamak için Werther’in başlangıç sayfasını açtığımda; “…..Werther’in ruhuna, karakterine hayranlığınızı, sevginizi, kaderine gözyaşlarınızı esirgememenizdir…
….sen de acılarından teselli bulmaya çalış. Bu küçük kitabı, kendi hatan yüzünden yakın bir kimseyi bulamamışsan, en iyi dostun olarak gör.” cümlesiyle uzun süredir akmayan gözyaşlarımı özgür bırakırken,48 yaşında da hala kitaplardan öteye dostluk kuramadığımı, umutsuz bir vaka olduğumu teyit ettim.  
Sefiller’de yoksul insanların adalet ve hukuk karşısındaki savaşlarını, Paris Düşerken’de direnişçilerin faşizme karşı verdiği mücadeleyi, Michaud’un kocaman ve gülümseyen yüzünü, İskenderiye Dörtlüsünde herkesin bir başka yüzü olduğunu, ve daha adını sayamayacağım nice kitap ve yazarlarla sıkıcı ve bazen de dayanılmaz olan hayatımı nasıl renklendirdiğimi, Odesea ‘da insanoğlunun bilinen en büyük trajedisini ama bu trajediden insanlığın hala ders almadığını, sevgi ve özlemin büyüklüğünün geriye dönüş yolculuğunda nasıl güç verdiğini, ihtirasın yok edici gücünü gördüm.     
Eğer birileri oturup yazmasaydı, yaşadığım hayata katlanmam bu kadar
kolay olmazdı. Hepinize teşekkür ediyorum. Yazdığınız ve yazdıklarınızı
bizlere – bana- ulaştırdığınız için…
Sayenizde çıldırmadan hayatta kalabildim. 

YAZMAYA KALKIŞARAK “BAŞARISIZLIĞIMI” TESCİL Mİ EDEYİM?…
Kolay beğenmeyen, her şeyin tamam olan tarafından önce eksiğini gören,
Negatif biri olarak kendime hiç de torpilli davranmadığımı söylemeliyim.
Bu duygum, başkalarının başarı olarak değerlendirdiği meziyetlerimle,
Kendimden hoşnut bir insan olarak yaşamama yetmiyor. 

ELİMDE KALANLA YAŞAMAK ;
“İnsanın olmak istediği gibi olabileceğini sanıyor musunuz?” diyor, M.Selimoviç.

Olmak istediğim insan olmak… Olmak istediğim insan nasıldı? Ne olmak istiyordu? Ne olmak istediğimi hala bilmiyorken, verdiğim mücadelenin kendisi, baştan sona bir arayışı anlatıyor bana. Olmak istediğimi olmadan önce,ne olmak istediğimi bulmak gibi derdim var. Belki de artık ben buyum! deme zamanım gelmiştir. Kendimi görmenin ve anlamanın da…
Yaşamda neyi, nereye kadar yapabileceğimi ve sınırlarımı gördükten sonra, insan olarak kalabilmenin en büyük başarılardan biri olduğunu anladığım bu günlerde; kendime anlamsız yere ne kadar yüklendiğimi, etrafında pervane gibi dolandıklarımın, seçimlerini yaparken, bazen açık, bazen örtülü pragmatizmle nasıl davrandıklarını fark ettim. İnsana, dosta duyulan ve nerdeyse bağımlılığa dönüşen ihtiyaçların giderilmesi için, önce kendimle dost olmanın önemini kavradığımda ise, sınırlarımı zorlamamaya karar verdim.

Sanki, her şeyi söylemiş gibiyim. İçimde biriken, birilerine bir şeyler
anlatma isteğimde kalmadı artık. Zihnim, rüzgarla uçuşan toz zerrecikleri
gibi, zamanı geldiğinde başka bir şeye dönüşmeyi bekliyor.

Nisan 2007

Bu kadar güzel manzaranın karşısında hayal kurmak varken gel de kelimelerle cebelleş şimdi. Yok bende öyle yazmak için kendini helak edecek kadar hırs.  

1 Eylül 2012 Cumartesi

HER YENİ GÜNE DÜŞEN KELİMELER...

BU YAZ DA BÖYLE GEÇTİ ... Bazı günler kelimeler kendiliğinden çıktı dışarı, bazı günler düğümlenip öylecene kaldı içimde... Madem bazıları artık görünür oldu, ben de saklamaktan vazgeçtim onları. Şiir yazmak değildi amacım, çoğu şiir de değil zaten. Ama hoşuma gitti, kısa ve öz anlatabilmek içimdeki söylenceyi...

"BEN"İN SEÇİMİ
deniz, güneş ve rüzgar
dalga, ışık ve kum
işte bu
bir anlık huzur

ama;
öyle bir rol almışım ki üstüme
hep gitmem
ve yapmam gereken işler var
bu yüzden iki insan oldum;
gerekenin peşinden gitmediğinde
suçlu,
hayallerinin peşinden gitmediğinde
eksik olan.
"BEN" İM
Gözlerim kapalı
ilk aklıma gelecek cümleyi bekliyorum.
karanlıktan çıkıp fısıldıyor;
"seni özledim"
Seni,
yani içimde sessiz bir sabırla bekleyen
ihmal edildiği için küsse de bazen
her zaman sıcacık karşılayan
ve dış dünyadaki kötülükten koruyan
O güzel benliğimi...
BEKLEME
bekleme beni
gelemem,
bir kum tanesi gibi serilmişken burada
 ***
"Gel" dedim
koşarak geldi,
küçük patileriyle
bana bir hayat verdi...
 ****
20/08/2012
Birkez daha anladım,
yalnızken yalnız olmadığımı.
sağım solum silme insan
ama;
ben simsiyah yalnızlık yaşıyorum içimde...
***
21/08/2012
Sıkıldım,
uzatmalarından,
iguana gibi yayılmandan
ve bir türlü başlamayan
sohbetinden senin..
***
22/08/2012 
geleceksen birgün,
kendinle gel
bırak çerini, çöpünü
ve hiç ayrılamadığın bilgisayarını
sadece aklını al da gel.

inan ne kadar çok olsa da sevgim
sunmak zor geliyor
sen bu kadar kalabalıkken...
***
24/08/2012
denize attım günlük sıkıntılarımı,
karabatak yavrusu ile dalarken
martılar arasında,
yunusların peşi sıra yüzdüm
insanlar serilmişken kumsala...

***
31/08/2012
Merdivenleri hiç sevmem,
ister yukarı taşısın beni,
ister indirsin tepe taklak.
***
01/09/2012
Git diyorlar bana,
"yüreğinin götürdüğü yere"
Oysa bilmiyorlar ki
kalbim onların olduğu yerde.