16 Aralık 2013 Pazartesi

LİNÇ ( HİKAYELERİMDEN)


TAMAMLANAMAMIŞ ESKİ BİR HİKAYE... ( BAVULUMDAN) :)
TİMYA'NIN ÇOCUKLUĞUNDAN
Teneffüs de çocukların oyunlarını izliyordu ki, birden ortalığın savaş alanına döndüğünü gördü:
“ -bırakın beni, vurmayın! vurmasanıza, ben size ne yaptım?!” 5-6 çocuk bir araya toplanmış, ortalarına aldıkları tombul kız çocuğunu saçlarından çekiştiriyor, çimdikliyor, tekme atıyorlardı.  O da bir taraftan ağlıyor, bir taraftan bağırıyordu.

Bir sürü çocuk da etraflarını çevirmiş, bu manzarayı heyecanla izliyorlardı. Hatta aralarında alkış tutanlarda vardı. Bu tezahüratın asıl nedeni; şiddet uygulayan çocukların, kasabanın tanınmış ailelerinin ve okul öğretmenlerinin çocukları olma ayrıcalığıydı. Bir başka gün, kendilerinin de o kızın durumuna düşebileceklerini hissetmeleri, onları daha korkak ve yalaka yapıyordu.

Timya da onların arasındaydı, gördüğü manzara karşısında nutku tutulmuş ve adil
olmayan bu kavgada mağdur olan kıza nasıl yardım edeceğini düşünüyordu. Önce kalabalık içinden, şiddetin başını çeken kıza yanaşıp, “-neden dövüyorsunuz?” diye
sordu. Kız, kurbanının saçını elinden bırakmadan, başını çevirip Timya’a ters ters baktı. “- Sanane!” Timya, sıranın kendisine de gelebileceğini sezerek hızla oradan ayrılıp, sınıf öğretmeninin yanına koştu ve belki de ömrü hayatının tek müzevirliğini yaparak durumu anlatmaya çalıştı. 
Kızı kurtarmayı başarmıştı ama, akşam okul çıkışı hızla sıvışmayı düşünürken, bir koluna belediye reisinin, diğer koluna öğretmenin kızı giriverdi. Arkasında da Mülki amirin kızı beliriverdi. Silkinmeye çalıştı ama, kızlar koluna öyle bir yapışmışlardı ki, kurtulması mümkün değildi. “- Biz seninle arkadaş olmaya karar verdik.” dedi, Reisin kızı. “ Sen de artık bizdensin.” Akıllarınca okul yakınında  bağırıp, çağırarak başkalarını yardıma çağırmasını önlemek için  Onu kandırmaya çalışıyorlardı. 
Birkaç defa daha silkelendi, kurtulamayınca da direnmekten vazgeçip, çaresiz onlarla
yürümeye devam etti. Etrafı mor salkımlı çiçeklerle çevrili ahşap köşkü geçerek yokuş yukarı tırmanmaya başladılar. Mor sümbüllerin eski köşkü ne kadar canlı gösterdiğini düşündü Timya. Her okul çıkışında imrenerek baktığı evle bir daha görmek kısmet olmayacakmış gibi sessizce vedalaştı. Okuldan uzaklaştıkça, koluna yapışan ellerin
kollarını mengene gibi sıkmaya başladığını, kaçmasının giderek imkansız hale geldiğini
umutsuzlukla fark etti. Etraflarındaki çocuk sayısı ise giderek kalabalıklaşıyordu. Yokuşun sonundaki  son beyaz evi de geçtikten sonra, mezarlığın karşısındaki düzlüğe ulaştılar. 



Düzlüğün tam ortasında, genç bir dut ağacının önünde durdular. Ve Timya’yı dut ağacına siyah önlüğünün kuşağıyla bağladılar. Bağlandığı mevkiden aşağıda kalan masmavi deniz görünüyordu. Dalgaların kayalara çarparken çıkardığı ses ona bir çağrı gibi gelirken, sular çekilmeden denize koşmak ve dalgaların peşinden sürüklenmek için şiddetli bir istek duydu. Kurtulmak için bir kez daha hamle yaptı, ama çocuklar o kadar sıkı bağlamışlardı ki belindeki kuşağı bir cm. bile gevşetemedi. Özgürlük, deniz, dalgalar, ulaşamayacağı mesafeden ona bakıyordu.   Çocuklardan biri yol kenarındaki fındık ağaçlarından ince, uzun bir dal kopardı, daldaki yeni filizlenmiş yaprakları temizleyerek belediye reisinin kızına uzattı. Küçük kız, kendine yaranmaya hazır ufaklığın uzattığı fındık çubuğunu alırken, başını belli belirsiz eğerek çalışkan kölesine teşekkür etti. Fındık Çubuğunu katı yürekli leydi edasıyla elinde çevirdi, sonra havada şöyle bir salladı.
Çubuğun hareketi havada ince, tiz bir ses çıkardı. daha önce fındık çubuğunun tadına bakmış olanların bedenlerinden soğuk, kısa bir titreme geçti. İnce ama sağlam çubuk göründüğünden daha çok acıtıyordu. Çubuğu ikinci kez havaya kaldırdığında hızla Timya’nın göğsüne indirdi. Sonra bacaklarına, kaba yerlerine vurmaya başladı. Yorulunca çubuğu diğer arkadaşına uzattı.  Timya, imdat diye çığlık atmak istiyor ama sesi bir türlü dışarı çıkmıyordu. Zaten çıksa da evler geride kalmıştı. Mezardaki ölüler ise sağır, dilsiz ve görünmezdiler, üstelik yerlerinde durdukları da şüpheliydi. Çoktan ruh olmuşlar, olamayanlar ise kemik tozuna dönüşmüşlerdi. Fındık çubuğu vücuduna inmeye devam ederken ölümü düşündü, mezarlık ve ölüm fikri Timya’ya köpekleri Dago’nun ağzında gördüğü iri bir kemiği çağrıştırdı. Bu irilikte, kocaman kemiğin ne olduğunu öğrenmek için nenesine sormuş, Nenesi de içini çekerek, kurbanda kesilen öküzün bacağı olduğunu söylemiş ve biz de öyle olacağız, demişti. Bu yüzden, eve dönüş yolunda, korkuyla yanından hızla koşarak geçtiği ama bugün tam karşısında bağlı kaldığı mezarlıktan ona yardıma gelen olmazdı.  Bulundukları yerde bir uçan daire alanı kadar düzlük vardı. Dut ağacı olmasaydı, küçük çaplı bir uçan daire düzlüğe konabilirdi. Ama dut ağacı dikilmiş ve uçan dairenin oraya konması engellenmişti. Şimdi de o dut ağacına Onu bağlamışlardı. Durumu tamamen ümitsizdi. Sırada bekleyen beş el parmak sayısı kadar çocuk Timya’ da şiddetin bulaşıcı hazzını deneyecek, denemeyen korkak sayılacaktı. Aralarında belki bir zaman birlikte oynadıkları arkadaşları da olacaktı. Çubuğu havaya kaldırırken, gözlerini kaçıracaklar ve belki de utanacaklardı ama yine de dışlanmamak adına, bir görevi yerine getirmek amacıyla suça iştirak edeceklerdi.   Düzlükten sonra yol  yokuş aşağı devam ediyordu. Evler yokuşun ilerisinden  başladığı için Timya’nın çığlıklarının duyulması mümkün değildi. Ve sadece içlerinden biri, bu eziyete tanık olmayı ret ederek, oradan ayrılıp, yardım istemeyi akıl etti. Otuza yakın çocuktan sadece biri… Timya, oraya koşarak gelip, çocukları kovalayan kadını ve her şeyi göze alarak, yardım isteyen kız çocuğunu hiç unutmadı. O birisi için başını derde sokmuştu, birisi de Onun için. Bir kişinin varlığı bile çocuk ruhuna umut verirken, diğerlerinin ne kadar kalabalık olduğunu düşünüp, o gece uyuyamadı. Annesi üzülmesin diye de yaşadıklarını kendisine sakladı. O günden sonra da çocuklarla arkadaşlık kuramadı. Gözleri hep sürünün dışında olanları aradı. Bulduğunda onların da kendisi gibi yaralanmış olduğunu hissederek, kolay dostluk kuramayacağını anladı. Aileden ve çevreden gelen avantajlarını, güçlerini, başka insanları ezmek için kullananlarla uğraşmaktan da vazgeçmedi. Yediği dayak, onu sindirmek yerine daha da direngen kılmıştı. Herkesin koşulsuz kabul ettiğini o sekiz yaşında sorgulamaya başlamıştı bile.

O çocuğun bağlandığı dut ağacı büyüdü




6 Aralık 2013 Cuma

NE ARIYORUZ?

SEN KİMSİN? Sorusuna doğru cevabı bulmak tahmin edildiği kadar kolay olmuyor.
Ben kimim? sorusuna dürüst bir yanıt vermek için iç sesimize kulak verdiğimizde kendimizi tanımlamakta zorlanıyoruz.
İNSANIM, CANLIYIM, ADEM'İM, HAYVANIM, BİLGEYİM, CAHİLİM, KADINIM, ERKEĞİM, ANNEYİM, BABAYIM, BÖCEĞİM, KUŞUM......
VE HİÇBİRŞEY İLE HERŞEY OLMAK ARASINDA SEÇENEKLE SORGULAMAYI NOKTALIYORSUN...
AMA SEN KİMSİN? YAŞAM AMACIN NEDİR?
Arayışımız, "sen kimsin?" sorusuna verebileceğimiz en iyi yanıtı bulmak için belki...
"Hap kitaplar" diye burun kıvırdığım kitaplar da dahil olmak üzere, insanların arayışlarının nedenlerini ve kendileri için buldukları cevapları anlamak için bile olsa okumak gerektiğini kabul etmek, beni önyargısız olarak farklı bir düşünce sistematiğiyle tanıştırdı. İnsan, kendinde o güne kadar oluşmuş düşünce çizgisine yakın kitapları okumayı tercih ettiğinde, beyninin bir tarafı sanki küçük kalıyor...
Mesela, bunlardan birinden yeni haberim oldu. Burak Özdemir'in " Tanrının doğum günü ve Peygamber Çocuklar" kitabı... Yazar Tanrı ile birebir sohbet ( mesajlaşarak) ederek, kafasındaki sorulara cevap arıyor. Tüm dinlerden alıntı yapıyor ve İslamiyetin bugünkü konumunu sorguluyor.
"Din adamlığı" olgusunu Tanrıyla tartışıyor. Dona yazara diyor ki:
" Meslekler... Mesleklerin popülaritesi zamanla artar ya da azalırlar. Bazı mesleklerin gördükleri rağbet bir anda düşer. Zaman bazı meslekler için acımasızdır. Ve bazı insanlar yanlış zamanlarda yanlış yerdedirler. Şunu bilmelisin ki küçüğüm, hakikatin, yeni  İslamın sahne aldığı bugünlerde, İslam uleması olmak... Bin yıllık İslam çağında bundan daha şansız bir zamanlama bulamazdın..." 
Bugünler, din idaresi yetkililerinin, Müslümanların vücut tüylerine tapınmasıyla ilgili ".. vatandaşımızdan bu yönde yoğun ısrar var, çok istek geliyor" savunmaları yapabildiği günlerdir. En başlarda benim anlattıklarımı fantastik bulan sen,İslam işlerini düzenleyen kurumun " İNSANLARIN RIZASI ÜZERİNE İNŞA EDİLECEĞİNİ HAYAL EDEBİLİR MİYDİN?"
....
 "Hayvana iyilik, insana iyiliktir. Hayvana bile yardım eden insana Da yardım edecektir. İnsanlar, hayvan postunun içindekilerinin gerçekte kimler olduğunu bilebilseydi, sokak kedilerinin yanından önlerini ilikleyerek geçerlerdi."
İSLAMİYETİN DİN ADAMLARI TARAFINDAN NASIL ORTAÇAĞDA BIRAKILDIĞINI SORGULAYAN BU KİTAP, ŞİFRE VB. AÇIKLAMALARLA MANTIĞIMI ZORLASA DA, MÜSLÜMAN DÜNYASINDA PRİM YAPMAYA DEVAM EDEN DİN TACİRLİĞİNE
DİKKAT ÇEKMESİ AÇISINDAN OLDUKÇA İLGİNÇ.
CESUR BİR KALEM...
İnanmayanların, müslüman olmayanların, agnostiklerin bile İslamiyete farklı bir açıdan bakmasını sağlayacak bu kitabın,
kendini "müslüman" olarak tanımlayanlar tarafından mutlaka okunması gerektiğini düşünüyorum.
Burak Özdemir "Tanrının doğum gününde" Allah'ı bilmeyenlere onu sevdiriyor.



3 Aralık 2013 Salı

YOKSULLUK, ZENGİNLERİN AÇ GÖZLÜLÜĞÜ YÜZÜNDENDİR...

ASGARİ ÜCRETLE ÇALIŞAN BİRİNİN İNSAN GİBİ YAŞAMA HAKKI BİLE YOKTUR.ÇALIŞMAK İSTEMEDİĞİ İÇİN VEYA SUNULAN İŞİ BEĞENMEDİĞİ İÇİN AÇLIK SINIRINDA YAŞAYAN İNSAN YOK DENECEK KADAR AZDIR. ASGARİ ÜCRETLE ÇALIŞABİLECEĞİ O BERBAT İŞİ BİLE BULAMADIĞI İÇİN AÇ KALAN İNSAN VARDIR... 
DOĞU'DA İŞSİZ KALMANIN SONUÇLARI BATI'YA BENZEMEZ.
DOĞU İNSANI MİSTİKTİR. SESSİZCE YALVARIR, 
ZENGİNLERDEN, DEVLETDEN (?) YARDIM BEKLER... 
Ece Temelkuran Muz Sesleri'nde böyle anlatıyor Beyrut'u, Ortadoğu'yu... 
Sosyalizm hayallerini gerçekleştiremeyen Zeynab hanım, yoksul bir mahallede yardım sandığı oluşturur ve oradan ihtiyacı olanlara yardım etmeye başlar. Ta ki birgün yoksul bir kadın, önünde eğilip elini öpene kadar... O gün tiksinir yaptığından, onlardan...

"Batı'da yoksullar zenginlerden nefret edebilir. Ama Doğu'da yoksullar kendilerini zenginlerin küçük kardeşi zannederler. Öfkelenseler bile söylemezler. Yoksullar Batı 'da söyler, Doğuda kendikendilerine söylenirler."
Ben, benden nefret etme hakkı olmayanın minnetini istemiyorum. Tiksiniyorum çünkü. Herkesi onurlu bir yoksullukta eşitleme hayalimizden geriye bu kaldı. bu zavalılığımızdan tiksiniyorum. Bu yüzden dokunmak istemiyorum onlara."
Sağ elin verdiğini sol elin bilmemesinden, göstere, göstere adeta ilanen yapılıyor artık yardımlar(!) Kamyonlarla kömür ve aş dağıtılıyor, yoksul mahallelerde. Onlar da şükran duyarak oy ile ödüyorlar şükranlarını...Oysa Sosyal devletin görevi bu... Halklarının barınma ve temel ihtiyaçlarını karşılamak zorunda... İş olanakları yaratmak, gelirin adil dağıtımını sağlamak zorunda...Bir yanlışlık var bu işte...
İlk defa başkaldıran Araplar'ın Baharı bile kışa döndü bu coğrafyada... "Allah'a havale etmek" mi bizi böyle pasif ve yenik yapıyor. Allah "zalime, hırsıza, Suudi kralına, diktatörlere boyun eğin mi?" diyor. neden doğru mesajı alamıyoruz? Kaç yüzyıl daha geçecek böyle?




2 Ekim 2013 Çarşamba

BU ÖZLEM HİÇ BİTMEYECEK...

THOMAS MORE'UN( 1500'Lİ YILLARDAN) ÜTOPYASINDAN GURULARIN ( 2000'Lİ YILLARDA YÜKSELEN) SEVGİ ENERJİSİNE...
İnsanlık tarihi, bu ütopyaya ulaşmak için çok sancılı süreçlerden geçti ve hala daha geçmekte. İnsanın mayasından öylesine umut kesilmiş ki, adına Ütopya ( yok ülkesi) adı verilmiş. Çocukluğumdan beri hayalini kurduğum ülke bu. Beni sol düşünceyle buluşturan, humanizmi baş tacı ettiren, sınıfsız topluma ulaşmak için diktatörlük şart öğretileriyle, bir parça hayal kırıklığı yaratsa da; özlemimi asla unutturmayan o ülke... YOK ÜLKESİ...
"Ütopia eskiden ada değilmiş. Burayı akıllı ve erdemli Kral Utopus kurmuştur. Bu adada biri diğerinden 24 mil uzakta olan 54 tane güzel kent vardır. Başkent, adanın tam ortasında bulunan Amaraute'dir. Amaraute herkesin rahatça ulaşacağı temiz ve düzenli bir kenttir. Ütopia'da evler taş ve tuğladan üç katlı olarak yapılmıştır. Her evin büyük bahçeleri vardır. Bu bahçelerde çeşit çeşit ağaçlar, yararlı bitkiler ve çiçekler vardır. Bahçeler ve evler arasında duvarlar yoktur. Kapıların kilidi de yoktur. Hiç kimsenin özel bir malı yoktur. Ne varsa herkesin malı olduğu için isteyen başkasının evine, bahçelerine girebilir. Ayrıca her on yılda bir kurayla evler değiştirilir. Başka eve taşınırlar. (Urgan,2000,47,48).(http://www.insanokur.org/?p=153 Sitesinde Ütopya çok güzel özetlenmiş.)
ENERJİ, SEVGİ, KUANTUM VS. VS.... İNSANIN MÜCADELE ETMEDEN POZİTİF ENERJİ İLE ÖZLEMLERİNE KAVUŞABİLECEĞİ HAYALLERİNİN PEŞİNE TAKILMASI ...











 Sınıf savaşları, toplumsal çelişkiler kanlı ve sorunlu olmaya devam ettikçe, güç kaybeden ve belki de kaybedecek çok az da olsa birşeyleri olan insanların "kavga etmeden nasıl kazanırız?"pasif arayışlarının bir ürünü olarak ortaya çıkan öğretiler mi demeliyim, bilmiyorum?
Elimde "Hayatınızla ne yapmak istiyorsunuz?- isimli kitabında Krishnamurti çelişkilerle dolu öğretisinde SEVGİ'ye vurgu yapıyor:
"Sadece gerçeği arayan insan yeni bir toplum yaratabilir; sadece seven bir insan dünyada dönüşüm oluşturabilir.

Eğer kendi geçim şeklinizde bu yıkım sürecini net olarak görür, bunun kendi uğraşınızın sonucu olduğunu anlarsanız, o zaman elbette para kazanmanın doğru aracını bulacaksınız. Ama önce toplumu olduğu gibi görmelisiniz; parçalanmış,yozlaşmış toplumu. Bunu çok açıkça gördüğünüzde geçiminizi temin etmenin yolları da beraberinde gelecektir. Ama önce resmi görmelisiniz. Ulusal bölünmeleriyle, gaddarlıklarıyla, hırsları, nefretleri ve denetimleriyle, dünyayı olduğu gibi görmelisiniz. ... Ama çoğumuzun sorunu, çok fazla sorumluluğumuzun olması; ... Ve şimdiki toplumda iş bulmak güç olduğundan her işi kabul ediyor ve böylece toplumun çarkları arasına düşüyoruz. Ama bir zorunluluğu olmayanlar, acil işe ihtiyacı olmayanlar ve bu nedenle resmin tümüne bakabilenler, işte asıl sorumlu onlardır. Ama görüyorsunuz ki acil bir iş bulma sıkıntısı olmayanlar da başka bir şeye yakalanmışlardır- kendi büyümeleriyle, rahatlarıyla, eğlenceleriyle... meşguldürler. Zamanları vardır ama çarçur ederler. Aslında bu zamanı olanlar toplumun değişiminden sorumludurlar.... Zamanı olanlar, boş zaman denilen şeye sahip olanlar gerçeği aramalılar, çünkü dünyaya devrim getirecek olanlar, midesi boş olanlar değil, onlardır. "
İlginç bir yaklaşım... " İnsanın asıl işi gerçeği keşfetmektir"... Neyin doğru olduğunun keşfinde sevgi vardır; insanın insanla ilişkisindeki bu sevgiyse farklı bir medeniyet, yeni bir dünya yaratacaktır..."
Çocukluk hayallerimin gerçekleşmesi için benimle aynı hayalleri kuran her öğretinin peşine takılmaya hazır ve tıpkı sazan balığı modunda yaşamaktayım bugünlerde... Yaşlandıkça çocukluk hayallerimin giderek uzaklaşması, ömrü hayatımda; dünya gözüyle YOK ÜLKEsinde yaşayamayacağımı bilmek beni hala acıtıyor. Krishnamurti'nin dediği gibi, acıdan ve kederden kaçmadan onunla yüzleşmeye çalışmak bana sadece hüzün veriyor. Ama hayallerimden vazgeçmeyi, Yok ülkesinde yaşama isteğimi bana hiçbirşey unutturamaz...

24 Eylül 2013 Salı

BAZI İNSANLAR ŞİFADIR.

Biri 30 yılı aşkın dostum, diğerini bir yıldır tanıyorum. Ve bugün şanslı günüm. Deredibi Cennetini keşfedeceğiz. F ve R ... Yaşama olan tutkularına,insana yaklaşırken gösterdikleri sabırlarına hayran olduğum iki insan.

Huysuzluklarımın ardına incitmeden, yargılamadan bakmasını bilen bu iki insanın yanında kendimi iyi hissediyorum.



....
Güvendiği dostları olmalı insanın
iç sesinin gürültülerini bastıran,
kendine bile itiraf edemediklerini
onunla paylaştığında,...
yargılamadan dinlemesini bilen
ve yeri geldiğinde
kıyasıya eleştirebilmek için
yalnız kalmanızı sabırla bekleyen
çünkü incitemez sizi
tanımayan yabancının en ağır sözleri
dost bildiğinizin yabancı gülümsemesi kadar.
24 Eylül 2013

*****
...
insan kendine yetebilir
başkasının sırtında
sinek gibi yaşamadan
varolmanın güzelliği başka...
ama;
her gördüğün de
şifa bulduğu
dostları olmalı insanın
yüreğini hep sıcak tutan,
kendini kimsesiz hissetmediği...
23 Eylül 2013

****
Adı sen olan günü olmalı insanın
bitişi olmayıp da geçişi olan
kendini gururla taşıyabildiğin
ama kibirden uzak...
23 Eylül 2013
***
.....
Yağmur içime içime yağdı,
sanki bir anlık da olsa
uzaklaştı tüm sıkıntılar
içim kıpır kıpır...
ardından çıkan güneşin altında
gökkuşağını arıyorum
ama o kadar da önemli değil
birazdan gelecek
birlikte gülüp
birlikte hüzünlenmeyi
başarıyla sürdürebildiğimiz
sevgili dostum
21 Eylül 2013

***
....
Bugün bahçemdeki ağaç gibiyim,
yüzümü güneşe çevirmiş
fotosentez modunda beklerken
bulutlar geçiyor önünden...
dalllarımı uzatıyorum,
yağmur yağdı yağacak
peki dinmeyen bu hüzün neden?

19 Eylül 2013

22 Haziran 2013 Cumartesi

BAKTIĞIN YERDEYİM...

Yakalar mıyız birbirimizi...
Dostluklarımızı herzaman yakın tutmak zordur. Yakın ya da uzak olmanın ölçüsü mekanla değil, hissettiklerinizle ilgilidir.
Neredeyse olağan görüşmelerimizden ( bedava telefon günleri) birinde çok sevdiğim dostumun sesindeki soru işaretini hissederek, konuşturmaya çalıştım. Uzun sohbetimizin sonunda Kafasındakileri kelimelere dökmeye henüz hazır olmadığını anladım. "Geldiğinde konuşuruz" dediğimde " Konuşurmuyuz, bilmem" cevabını aldım...
Bu cümlenin, uzun süre yüzyüze görüşmeyince farkına varmadan oluşan uzaklık duygusu ile dile getirildiğini bilsem de; yıllar süren dostluğumuzun uzayın içindeki boşluğa düşmesinin anlık tutuş ve dokunuşlara bağlı olduğunu düşündüm. Saatlerce konuşsak da; zamanımızı geçirdiğimiz, işimiz, ailemiz, iş arkadaşlarımız kimliğimizi yeniden biçimlendirirken uzakta olanla geçmişte yaşanmış olanı muhafaza ettiğimizi düşünürüz. 
Sınanmış ve türlü badireleri atlatmış dostluklar, sıkıştığımız zaman başımızı yaslayacağımız ailemiz gibi, hatta kimi zaman onlardan da yakındırlar. Böyle dostlukların arasına mesafeler girse de kolay kolay bozulmaz. Ama her an ulaşabileceğimiz kadar yakınımızda değillerse, ihtiyacımız olduğunda yanı başımızda olamayacağı duygusu ile kendimizi koruma altına alma ihtiyacı hissederiz.
Yeni dostlar edinmeye çalışır, zamanımızda boşluk yaratmayacak uğraşılar buluruz. Uzakta olan ve ulaşılması güç olan dostların yerine yeni dostlar bulmak ve onlarla yeni anılar biriktirmek eskiyi yavaş yavaş uzaklaştırmaya başlar. 
Ulaşamıyorsanız Vefa içinizdeki bir özlemi anlatır size. 
Bazen unutur, bazen biriktirirsiniz. Bazen de unutan siz olursunuz... Size doğru sevgi ve özlemle yaklaşan yüzü nereden hatırladığınızı bulmaya çalışırsınız tüm mahcubiyetinizle... Bazen dostluğunuz bıraktığınız yeri terk eder. Hayat da böyle birşey zaten. 
Yine de tercih yapmak sizin elinizde;  
Eski dostluklar, planı, projesi tamamlanmış antik şehirler gibidir. İyi bakarsanız çağlar boyunca dimdik ayakta kalabilirler. 
Bu yüzden, bakılan yerde olmak,  bakmayı bilmek kadar önemlidir.
Bugünlerde kendisine sataşılan Ajda nasıl diyordu şarkısında:
" kimler geldi, kimler geçti hayatımdan...."
Bugün nerede ve nasıl olurlarsa olsunlar, herbiri hayatıma bir renk kattı. Kimi derin yaralar bıraktı, kimi gülümsetti... Ben onlarla "Ben" oldum. Öfkeyle geride bıraktımlara bile çok şey borçluyum. Beni olgunlaştırdılar... Hayata karşı daha dik, daha güçlü olmamı sağladılar.
Kalan dostlarımın değerini öğrettiler. 
Beklentisiz ama şefkatle hatırlamayı onlarla yaşadıklarımdan öğrendim. Bazen affetmenin 
unutmakla mümkün olduğunu. Kırılganlıklarımızla birbirimizi görebilmeyi... 
Livaneli'nin okuduğum son kitabı Kardeşimin hikayesindeki Mehmet gibi mantarlaşmadan
yaşama becerisine sahip olmayı.....
................. Mehmet gibi olmaktan çok korktum.

17 Mayıs 2013 Cuma

"ELMA DERSEM ÇIK, ARMUT DERSEM ÇIKMA!"

"BİZ ENERJİYİZ" DEN MELEKLERİN KEŞFİNE DOĞRU...
İnsanlık, ateş çemberine düşen akrep gibi nezaman kendini sokmaya yeltense, ilahi kurtacılarımız yetişiyor imdadımıza.
Fiziksel alemler düş gücümüze yetmeyince ve tüm bilimsel araştırmalar insanlığın manevi kurtuluşunu aydınlatmakta hala beklenen aşamaya ulaşamayınca; Sanal alemlere yolculuk senaryoları çoğalmaya başladı. İnsanlığı, ulusları kurtaran Kahramanlar çağı kapanırken, sanki yeni bir çağ başlıyor;
SANAL KURTARICILAR ÇAĞI... İletişim çağında; ortaya çıkacak gönüllü kahramanların gizemli ve cesur yanlarının didik didik edilerek, anında tüketileceği bilinciyle, kendini fiziksel olarak ortaya atması mümkün görünmüyor. O yüzden, Günümüz kıskacında bunalan insanın GÖRÜNMEZ, ULAŞILMAZ kahramanlar ihtiyacı var.
GURU'lar, HOCA'lar ve MELEKLER insana yeni kurtuluş alternatifi sunmak için adeta yarışıyorlar.
Bense bu yarışın içinde olanların "İNSANI İYİYE YÖNELTEN, YARGILAMAYAN VE ŞEFKATLE YAKLAŞAN" Felsefesiyle ilgileniyorum.
İyi olmaya yönelik taleplerde bulunmak ve bu talepleri çoğaltmak isteyen insanların arasında bulunmak bana "iyi" geliyor.
Bu felsefede beni düşündüren tekşey; yaşanan onca kötülüğün, yaşam dan alacağımız derse tekabül ettiğinin ileri sürülerek açıklanması. Bu "kabul" içeren anlayış; insanın kötülüğe karşı mücadele etmesini değil, pasifize edilmesini getiriyor.
Kötülerin de "iyi enerjilerle" veya "meleklerle" islah edileceği
umudu aşılanıyor. 
Bense bugüne kadar her dinde sözü edilen meleklerden yardım istemenin bir sakıncası olduğunu düşünmüyorum. Yeterince yan gelip yattılar zaten. Son Peygamberin MS. 560'lı yıllarda ortaya çıktığını düşünürsek, 2000'li yıllarda Meleklere ihtiyaç duyulmasını ve onların ortaya çıkmasını garipsememek gerek.
Açgözlü komşusuna ne demiş Nasretiin Hoca " Kazanın doğurduğuna inanıyorsun da,öldüğüne niçin inanmıyorsun?"
İNANMAK, böyle birşey; İnanırsanız OLUR...

DÖNÜŞÜM
Dinlendiği o gün,
aşağıya bakınca dehşete düştü
yarattıklarından
Neredeyse kazanmak üzereydi,
kendinden bir parça olarak
Yarattığı o muhteşem zata
itaat etmedi diye
cennetinden kovduğu şeytan
meleklerini yolladı
içlerinden en güzelini bulsunlar diye
ve bekledi olacakları
kayıp pazıllar arasından
bazı parçalar vardı ki
hiç bulunamadı
ve umutsuzca bir tekerleme
dolaştı ağızdan ağıza;
"şeytan aldı götürdü,
satamadan getirdi"
herşeyin satılık olduğu
günümüz dünyasında
Peygamberlerin sonuncusu da gitmişti artık
belki Melekler aydınlatabilirlerdi karanlıkları
Karanlıktan ve şiddet kaçan
gücü tükenmiş insanlar
ellerinde fener
Diyojeni arar gibi
Melekleri aradılar...

12 Mayıs 2013 Pazar

HUZURU BOZAN ŞEYLER:(

'ARTIK HUZURLA YAŞAMAK İÇİN GEREKEN HERŞEYİM VAR' diye düşünmeye başladığımda;yakaladığım o muhteşem an'da dış dünyada insanların yarattığı kaos huzurumu paramparça ediyor. Onlara bakıp, 'Çok şükür, o kaostan uzaktayım' diye sevinmek yerine; yaşadığım huzurdan utanıyorum. Bu yüzden, daha çok "tuzu kuru" olanların, hayattan daha fazla keyif almak isteyenlerin, elindekilerle mutlu olamayanların arayışlarına gözümü diktim. TV'ye çıkan "guru"lar; " suya güzel şeyler söyleyince, su kristalleri değişiyor" mesajlarıyla, verdikleri örneklerle ve insanı imrendiren Sakinlikleriyle;'Bir de bunları mı denesem?'merakı uyandırdı bende. Değiştiremediğim dünya düzeni için, kavga etmek yerine, kabullenerek ve dünyayı çirkinleştirenlerin de bu kabullere birgün katılacağını ve onların da katılmasıyla insanların yarattığı tüm sorunların çözüleceğini umarak ( ya da hayal ederek) O dünyanın öğretisini almaya başladım. Yıllardır inandığım ve en azından kendi yaşamımda bile ispatlanmış olan;"hakların ancak mücadele edilerek alınabileceği" öğretisinde eksik kalan bireyin gelişmişliğine( sevgi, şefkat, empati eksikliğine dair) dair kuşkularımı da giderecek bir öğretiydi bu. İnsanın "İNSAN" olma süreci tamamlanmadan; iktidara gelen her bir bireyin bozulma eğilimleri taşıması, iktidar hırslarının ağır basması vb. nedenlerle;"sınıfsız toplum" denilen iktidara ihtiyaç duyulmayan bir toplumun oluşması bir ütopya olarak kalacak. KABUL ETMEYİ,ASGARİ ÇABAYI öneren bir öğretiyi koşulsuz kabul etmem çok zor. Çünkü; kendi kabuğumuzda, dünyadan bağımsız yaşamıyoruz. Soyutladığımız dünyanın içine "barış ve sukün halini" bozan bir sürü unsur fütursuzca girmekte. KARMA'da ifade edilen; her insanın yaptığı iyiliğin ve kötülüğün bedelini mutlaka ödeyeceği düşüncesinin yaygınlaşmasıyla birlikte; tüm dinlerde de var olan CEHENNEM olgusuyla yaratılmak istenen caydırıcılık potansiyelinin arttırılmasının; İnsanın iyi olma çabasında, önemli bir rolü olacağını düşünüyorum.Toplu İbadet etmek kısmının öne çıkarıldığı toplumumuzda; " BANA KUL HAKKIYLA GELME" diyen ALLAH'ın sözüne pek itibar edilmediğini görmek;CEHENNEM KORKUSU'nun dünya nimetleri karşısında pek de güçlü olmadığı algısını yaratıyor. "Tevbe ederim, Allah affeder" düşüncesinin "KUL HAKKI DIŞINDA" herşeyi affedebileceğini anlatmaya çalışan Allah'ın sözlerinin de yeterince anlaşılamadığını gösteriyor.Camiler dolup taşarken, bunca "günah"ın (yalan, üçkağıt,iftira, dedikodu, başkasının hakkını yeme, haram, iktidar hırsı, elindeki yetkiyi kötüye kullanma,kendinden acizlere eziyet etme, Allah'ın "kullarım" arasına soktuğu hayvanları zehirleme vs....) işlenmesi, bu tespitin doğru olduğunun kanıtıdır. Bu durum bende, insanların bol bol günah işleyip, Cami'ye giderek affedilmeyi umduklarını düşündürüyor. Böylece, Affedileceklerini düşünerek suç işlemeye devam ediyorlar.Cami'de verilen vaazların;
"insanların "İYİ İNSAN" olmasına yetmemesi;Kendilerini "Müslüman" olarak tanımlayanlarda;CEHENNEM ALGISININ, Tıpkı,ateistler ve agnostikler gibi,(bilinçaltlarında)"İSPATLANMAMIŞ ÖTEKİ DÜNYA" olarak kalması ile açıklanabilir. Kilise de ise durum daha da vahim; Papaza itiraf ediyorsun, Tanrı adına seni kutsayıp, affediyor. Dünya üzerinde yaşanan tüm olumsuzlukları, haksızlıkları İLAHİ ADALETE,bilmediğimiz bir dünyaya havale ederken; ADALET'in yaşadığımız dünyada kısmen de olsa kurulmasına ihtiyacımız var.
"NE EKERSEN ONU BİÇERSİN"
Annem, elinde sineksilici ile " Allah günah yazmasın" diyerek,kara sinekleri bir bir temizlerken, Ona "Dünyaya kara sinek olarak geleceksin, Anne" diye takılıyorum. O dehşetle yüzüme bakarken, bunun doğru olmasını - anneme rağmen- içtenlikle istiyorum. Benim dünyamda ADALET ancak bu şekilde, eşit birebir uygulama ile sağlanabilir. 
Yaşamımda huzuru yakalamaya çalışırken, insanların birbirini sevmesini öğütleyen öğretilere yüreğimi açmanın ne mahsuru var:"Birbirimizle karşılaşmak, tanışmak, sevmek ve paylaşmak için bir anlık durmuşuzdur.Bu değerli, fakat geçici bir andır. Sonsuzlukta açılmış bir parantezdir. Eğer şefkatle, iç huzuruyla ve sevgiyle paylaşırsak, birbirimiz için zenginlik ve mutluluğu yaratırız. Ve böylece anın değeri olur." diyen bir öğreti ile inanan da inanmayan da tanıştığında yaşamlarımızın güzelleşeceğine inanmak istiyorum.
Eğer Camiye ya da kiliseye giderken, yanındakilerle bir sinerji yaratamıyorsan, nefretini, kavgalarını, hırslarını bir anlık bile olsa dışarıda bırakamıyorsan, cümlelerini başka dinleri, başka milletleri aşağılayarak kuruyorsan; ORADA YARATTIĞIN KİRLİLİKTEN BAŞKA BİRŞEY DEĞİLDİR.Yaşamlarımızı başkalarını yargılayarak kurmak yerine, kendi inançlarımızı hakkıyla yaşamak ve örnek olmak daha anlamlı geliyor bana.
Her insanın koşulsuz bu huzuru yaşamasıyla sonsuz huzuru yakalayabiliriz.
EZCÜMLE; Huzur arayışı için başladığım bu yazıya, huzurumu kaçıran şu sözcüklerle başladığımı belirtmeliyim; 
"Savaşla ilgilenmiyor olabilirsiniz ama o sizinle ilgileniyor" Lev Troçki.
Bach'ın dingin müziğiyle huzurlu bir sabahın içinde demli çayımı yudumlarken; dış dünyadan gelen -iyi, kötü- herşey beni oraya bağlıyor.

Dünya'nın herhangi bir yerinde bu vahşetin yaşandığını bilerek; "İyi ki bizim başımıza gelmedi, çok şükür" diyerek geçiştirebilir miyiz?  

Ya da bu tablo karşısında sadece dua etmek, meditasyon yapmak; bu vahşetin son bulmasına yeter mi?

GEL DE HUZURU BUL ŞİMDİ! :((
İyi insanları çoğaltarak; kendimizden başkalarına yardım etmenin huzur verdiğini anlatarak bu vahşeti birgün durdurabilir miyiz?
İçimdeki ses diyor ki ; Önce, haykır, o insanların, eziyet edilen tüm canlıların sesi ol, sesine başka sesler katılsın, çoğal ve güçlen ki bu vahşetlere engel olabilmek için örgütlenebilesin. Sonra, iyi insan olmak için herkesin katılmak isteyeceği bir çekim alanı yaratılıyorsa bunun içinde yer al.
Sokakları tek tek dolaşıp, çöplerden toplasam bu insanları,Gitsem Afrika'ya, açları kucaklasam ve "SALT MÜMKÜNLÜK KURALI" ile istediğiniz herşey bundan sonra sizin olacak, diye müjde versem... Günde sekiz saatten fazla çalışan ve emeğinin karşılığını alamayan, evine ekmek götüremeyen emekçilere desem ki;"ASGARİ ÇABA KURALI" ile daha az çalışıp, daha çok başarı elde edebilirsiniz." 
Şaka gibi... Göle maya tutar mı? YA TUTARSA?...  

8 Mayıs 2013 Çarşamba

"NE OLACAKSA, OLACAK"

"BİZ PLANLAR YAPARKEN, TANRI GÜLERMİŞ..."
"Que Sera, Sera,
Whatever will be, will be
The future's not ours, to see
Que Sera, Sera
What will be, will be."
İNSANIN GÜVENDE OLMA İHTİYACININ, ANLAM ARAMA İHTİYACININ ÇOK ÜSTÜNDE OLDUĞUNU YAŞLANDIKÇA FARK EDİYORUM.
Daha üç yıl önce, bahçesinden topladığı sebzelerle dolu torbayı, elinde süs çantasıyla gezintiye çıkmış hanım edasıyla, azimle taşıyan 68 yaşındaki teyzeme yardım etmek için torbayı elime aldığımda, torbayı taşımak şöyle dursun, yerinden bile kımıldatamamıştım. Aramızdaki yaş farkına rağmen, benden güçlü olduğunu görmek şaşırtıcıydı. 
Üç yıl içinde ben güç kazanamadım ama teyzemin yavaş yavaş güçten düşüşüne tanıklık etmenin ve aynı sona daha hızlı yaklaşıyor olmanın hüznünü taşımaktayım.
Kırışıklıklarla başa çıkmak, selülitleri yok etmek için harcanan onca çabanın altında yatan şeyin yaşlanma korkusu mu, elden ayaktan düşme korkusu mu olduğunu anlamaya çalışıyorum. 
Kendi adıma elden ayaktan düşmekten, bir başkasının bakımına muhtaç olmaktan geberesiye korkuyorum. Bu korkumun nedeninin yakınlarımın iddia ettiği gibi yalnız yaşamayı tercih edişim olmadığını biliyorum. Yalnızlıktan daha rezil bir durumun, sana bakmakla mükellef olduğunu düşündüğün insanların "ölsün" diye gözünün içine bakmaları ve bir türlü ölmeyi becerememek olduğunu düşünüyorum.Fedakarlık denilen durum uzadıkça her iki taraf için eziyete dönüşünce yalnızlık çok daha katlanır olup çıkıyor. 
Annemin iki bastona dayanarak kendi işini yapma telaşı içinde; 
yaşama azminden hiçbirşey kaybetmemesini, "bahçemde biber de olsun, domateste olsun, fasülye de" diyerek onları yetiştirmeye çalışmasını ve kendini onları toplarken hayal etmesini saygıyla izliyorum. Arada 4 ayağına ek, beşinci ayak olarak beni kullanmasına söylensem de, isteklerini yerine getirmeye çalışıyorum. Ama onun bana yönelik talepleri arttıkça, geleceğimden daha çok korkmaya başlıyorum.
ÇÜNKÜ YAŞADIĞIM COĞRAFYA'DA KENDİNE BAKAMAYANLARIN ONURLU YAŞAMA HAKKI MAALESEF ÇOK ÖZEL ŞARTLARDA MÜMKÜN OLUYOR.
Bu yüzden; elden ayaktan düşünce, isteğimle ölme hakkım ve cesaretim olsun...
Bugün en pesimist günlerimden birini yaşıyorum. Böyle bir günde; acemi dizelerimle karaya savrulan ruhumu silkeledim, şişirdim yelkenlerimi ve doğru okyanusa yolladım. 
....
PANİK
"Anı yaşa" modası başladığında
dilimize dolanan "Carpe diem" lerin
gölgesi ve duygusu kaldı geriye,

Bu da insanı ayakta tutmaya yetmiyor
elden ayaktan düşme zamanı.
Yaşlı insanların gözlerindeki yardım çağrıları
onlara yaklaştıkça
tıpkı bir karabasan gibi
besliyor korkularımızı.
Oysa;
Onsekizimde, yirmibeşimde,
koşarken devrime doğru
göğsüme çarpan kurşunla ölmeye hazırdım
ve çok kolaydı o zamanlar
devrim anında öylece ölmek
Bu bir mutlu sondu.
Ellidört yaşımda
onsekiz yaşıma şaşarak,
çocukluk arkadaşımın incelikle
bana getirdiği bir bardak suyun anlamını
ona anlatışımı hatırlıyorum;
"ihtiyaçlarımı karşılayamayacak kadar aciz olduğumda
bir dostum olduğu duygusunu yaşatıyorsun bana"
Yıllar geçti,
dostlarımla bir bardak sudan çok daha fazla şey biriktirdim ama
koşarken pür telaş içinde,
zamanları ipotek edemeyeceğimizi atladım
Şimdiki telaşım
bundan biraz da
ne ben gidebilirim
elimde bir bardak su ile
ayaklarına
ne onlar gelebilir
yanıma...
****
OLSA SA ...
günü yaşamalı insan,
bugünlerini ipotek etmeden
belirsiz yarınlara,
günü yaşamalı insan
kaygısızca yaşayıp,
sessiz sedasız gitmeli,

meli...
****
Nasihatler Çöpe gidince...
İnsan neyi biriktirmeli hayatta;
yaşlanınca sana kim bakacak

çocukları mı olmalı insanın,
senden önce ölmeyeceği garanti

bir eşi mi?
düştüğünde paniğe kapılmayacak,

olur da felç melç olursan
asla sıkılmayacak,
yalnızlığıma edilen nasihatler içinde,
eşler birbir terk edince

şöyle ya da böyle
çocuklar meşgul,
ya da işten izin alamaz olunca
biriktirilmesi gerekenler de değişiyor haliyle
hele yaşadığın coğrafyada
insan yaşamının bir pul kadar değeri yoksa
Ya düşeceğin güne göre biriktireceksin paranı
ya da bir köşede baldıran zehirin olacak...

     
Eh ne kadar yaşayacağımızın, yaşadığımız sürece hangi sağlık sorunları yaşayacağımızın bilgisi olmadığı için, bugüne kadar kimseye muhtaç olmadan yaşama durumunu sürdürmenin garantisi yok. O yüzden ne kadar paranın da cevabı yok. Hele parayı Napolyon gibi baş tacı etmemişsen bugüne kadar bundan sonra yanına uğrama ihtimali de yok. 
Korkularla yaşamanın da hiç anlamı yok! Öyleyse cevabımı çok sevdiğim şarkı sözlerine bırakıyorum ;
Whatever will be, will be !
Whatever will be, will be
The future's not ours, to see
Que Sera, Sera
What will be, will be.

When I was young, I fell in love
I asked my sweetheart what lies ahead
Will we have rainbows, day after day
Here's what my sweetheart said.

Que Sera, Sera,
Whatever will be, will be
The future's not ours, to see
Que Sera, Sera
What will be, will be.

Now I have children of my own
They ask their mother, what will I be
Will I be handsome, will I be rich
I tell them tenderly.

Que Sera, Sera,
Whatever will be, will be
The future's not ours, to see
Que Sera, Sera
What will be, will be.


Henüz küçük bir kızken,
anneme “ne olacağım? ” diye sordum
Güzel mi olacağım, zengin mi olacağım
İşte onun bana söylediği
Ne olacaksa, olacak
Geleceği görmemizin imkanı yoktur.
Ne olacaksa olacak

Gençken, aşık oldum
Geleceğimiz nasıl olacak diye tatlı aşkıma sordum,
Gün ve gün gökkuşağı görecek miyiz diye
İste tatlı sevgilimin sözleri
Ne olacaksa, olacak
Geleceği görmemizin imkanı yoktur.
Ne olacaksa olacak

Şimdi benimde çocuklarım var
Onlarda annelerine gelecekte ne olacak diye soruyorlar
Yakışıklı mı olacağım zengin mi olacağım
Onlara şefkatle anlattım
Ne olacaksa, olacak
Geleceği görmemizin imkanı yoktur.
Ne olacaksa olacak…


5 Mayıs 2013 Pazar

YÜKSEK SESLE SAYIKLARKEN VAROLUŞUMLA HESAPLAŞIYORUM.

Bana ait olmadığı halde benimmiş gibi oldu o sözcükler ;
"KAÇACAK YER YOK !" Ölümden başka ... 
Belleğimi taşımaya başladığım günden beri taşıdığım "GİTMEK, yalnızca gitmek " duygusuyla yaşamanın nasıl birşey olduğunu anlatamadıkça kendiliğinden dökülen kelimelere sığınıyorum. Neden anlatmak, neden yüksek sesle? Sesimi duyurmak mı hevesim, kendi sesimi görmek mi? Bu durumum bana okuduğum bir masalı hatırlatıyor. Kırk gün kırk gece sabır taşı ile konuşan ve sabır taşını çatlatmayı başaran prensesin masalını...
Bulunmak, keşfedilmek masalımı tükettiğimi bilerek; sırf içimde kalmasın diye, suya yazı yazar gibi, iddiasız ama ben gibi, kaybolmadan önce evrenden, var olmaya çalışıyorum belki, bilmeden...

Tüm sayıklamalarıma, söylenmelerime rağmen, gidemeyişim; gitmenin önüne hep amalar, bahaneler üretişimin bilinçaltımda ki öyküsü "nasıl olsa gideceğiz" gibi görünüyor...
ASLINDA GİDİYORUM İŞTE
Yollar benden uzaklaştıkça
kaçma isteğim
mazotu bitmiş kamyon gibi
fokurduyor içimde,
inip şoför koltuğundan
vargücümle itesim var
ama ayaklarım taşımıyor bedenimi
oysa artık heybede alasım yok yanıma
ellerim cebimde
ıslık çalarak da gidebilirim
bulunduğum yerden
herhangi bir yere
neresi olduğu
kim olduğum da önemli değil
yeter ki ayaklarım kesilsin yerçekiminden
bu ağırlık var ya bu ağırlık
korkularımla genişleyen
ve beni kuşatan
bu ağırlık var ya bu ağırlık
geçecek gibi değil ki bugünden
çıplak ayaklarım toprağa hasret
çayır, çimen içinde
vahşi doğadan daha vahşi
bir beni adem olarak
kendi türümle yaşamak
zorunda mıyımlarla
korkak bir teslimiyet içinde,
kendi isyanımla
uzaklaşmaktayım herkesten
kalabalıklarda boğuluyorum yine
anlamsız sözcükler içinde
susmak ve susamamak arası
öfke içinde
İçimdeki barışı koruma telaşıyla
kaçabileceğim bir yer arıyorum.
Kaptan!
Onca deniz, onca kara dolaştın
bulduysan o karayı saklama benden
kimselere söylemem
nereden ve nezaman kalkacağını
geminin
kulağıma fısılda yerini ki
bileyim
belleğimi de bırakıp gelmeye
hazır olduğum zaman...

27 Nisan 2013 Cumartesi

"DEĞİŞİMİN KENDİSİ OLMAK"

"DÜNYADA GÖRMEK İSTEDİĞİMİZ DEĞİŞİMİN KENDİSİ OLMALIYIZ." GANDHİ
İnsanın anlam arayışı ergenlikle başlar, ergenlikle biter, sanırdım. Orta yaşı çoktan devirdiğim şu günlerde; anlam arayışlarım, bulgularımla daha da zenginleşirken, dünyayı değiştirme isteğim ise; başarısızlıklarımla dolu bir serüven olarak; beni yılgınlıklara, hayal kırıklıklarına sürüklerken, kontrolümü kaybettiğim öfke patlamaları ile dipsiz bir kuyunun içine düşerken buluyorum kendimi. 
Çünkü, içinde var olduğum dünya düzeni, sosyal ilişkiler, hırslar, kötülükler karşısında kendimi aciz hissetmekten nefret ediyorum. Gençliğimde, örgütlü olarak değişim için başkaldırmanın neden sonuç getirmediğini anlasam da, değişmesi gerektiğine inandığım şeyler hala varken, kaderime razı olup, sonuçlarına katlanmakta zorlanıyorum.
Birşeyleri değiştirmek için insan ilişkilerinin önemli ve gerekli olduğunu bilmek; Bir an önce sosyal ilişkiler ağından kopup saklanma isteğinizle öylesine çelişiyor ki, bazen birbirine zıt iki ayrı insan olup çıkıyorsunuz. Değişim isteğiniz, Yalnız kalma isteğinizi lüks bir harcama gibi kapana kıstırmaya çalışırken, yalnızlığın getireceği huzura doğru koşmak için yanıp tutuşuyorsunuz. 
YALNIZ YAŞAMAYI SEÇTİĞİNİZDE, SEVİLME İSTEĞİYLE YAKINLIK KURMA İHTİYACINIZ DA KALMIYOR. 
Yakınlık kurma ihtiyacınız kalmayınca, istediğiniz kadar huysuz ve nobran olma hakkınız da elinizde oluyor haliyle. "İster sev, ister sevme"  modunda olmak sizi "gereksiz" yakınlaşmalardan, kaybedeceğiniz "garanti" dostlardan, hayal kırıklıklarından koruyor.Kazanmak yok, kaybetmek yok..." No woman, no cry"  no human no cry...
'Kabuğuma Çekilerek, sonunda kimseye bulaşmadan sakin, dingin bir yaşamı sürdürmeyi başarabilirdim artık. Müzik dinle, kitap oku, yürüyüş yap, yüz, sevdiğin, dostluk aşamalarını çoktan geçmiş garanti dostlarınla konuş... insan başka ne ister ki hayattan...'
derken.....
SUSARAK, GÖRMEZDEN GELEREK, VAR OLANA, SUNULANA RAZI OLARAK, GÜCE BOYUN EĞEREK, YAŞAMANIN KİŞİLİĞİMİ YOK ETMEKLE EŞ ANLAMLI DURDUĞUNU FARK ETTİM.
"Horoz ölür, gözü çöplükte kalır" misali, son nefesimi verirken bile; olmasını hayal ettiğim bir dünyayı arzulamaktan vazgeçmeyecektim.
BAŞKALARINI DEĞİŞTİRMEK İSTİYORSAN, ÖNCE KENDİN DEĞİŞMELİSİN...
AMA NASIL?
"Bir kitap okudum, hayatım değişti." demeyi çok isterdim... ( bundan da emin değilim ya, neyse) Bugünlerde okuduğum bir kitabı, "gençken okusaydım, hayatımı nasıl etkilerdi?" sorusuyla rafa kaldırmadan önce; kendini kader mahkumu olarak gören, kimseye hayır diyemeyen, kendine acıyan ve insanları değiştiremeyeceğini kabul eden ama kötü olmayı ret eden bir gencin bir karşılaşma ile hayatının nasıl değiştiğini, mucizenin nasıl gerçekleştiğini anlamaya çalışıyorum...
"Tanrı Daima Tedbil-i kıyafet Gezer" Laurent Gounelle Çok kolay okunan kitabında, hayatta kalmaya dair "olağanüstü " tüyolar veriyor.
" ...düşmanının evrenine yargılamadan girererek, onun yerine, hislerine ve düşünce tarzına geçerek, belki de daha önce asla yaşamadığı kadar ender bir insan ilişkisi kalitesini yaratmayı başarırsan, bu ilişkiyi koruma arzusunu içinde öylesine hissedecektir ki, onun yanında yavaş yavaş kendine dönmen, kendi değerlerini doğal olarak ifade etmen, onun bunlarla ilgilenmesine yetecektir.Onun değişmesini istemek ya da ona ahlak dersi vermek zorunda kalmayacaksın. Neden olduğun ilişki sayesinde kendin olman yeterli olacak. Sana,senin farklılığına açılma, senin değerlerini keşfetme ve sonuçta biraz etkilenmeye, tutumunu değiştirmeye, değişmeye yönelme arzusunu ona bilinçsizce vermiş olursun."
"Dünyada görmek istediğimiz değişimin ta kendisi olmalıyız."
Kitap, İş dünyasının kirli oyunlarını anlatırken, başka bir yol olduğunu da gösteriyor okuyucuya. Bu yüzden çok daha değerli.
NE İSTİYORUM?
-İnsanın, insana; insanın hayvana; insanın doğaya; insanın kendine saygı duyduğu bir toplumda yaşamak,
-Bir insanın bir diğerini ötekileştirmediği, farklılıkları kabul ettiği, ibadetini yapanın içki içene, içki içenin ibadeti olana karışmadığı, saygı gösterdiği, herkesin özel hayatının kendine ait olduğu, özel hayatı yargılamanın ayıp görüldüğü, 
- her türlü şiddetin dışlandığı,
- Yaşamın kar elde etmekten önemli olduğu,
- Yaşlıların, engellilerin ve çocukların korunduğu,
- Gençlerin sevdikleri işlerde üretken oldukları,
-Hayvanların yaşam hakkına saygı gösterildiği,
Böyle bir toplumda yaşamadığım için içimde biriken öfke ile içime kapanmak yerine,değişimin kendisi olabilir miyim?
NASIL?
Umut var mı? Olmalı... Çünkü hala öğreniyorum...

12 Nisan 2013 Cuma

ÖFKE, İSYAN DİLİNİ TERK ETMEYE ÇALIŞIRKEN...

İSYANIMI GÖMMEYİ BAŞARDIĞIMDA KAZANACAĞIM(Z)...
Yaşam felsefeme göre yaşama arzum, sosyolojik olarak karşılık bulmayınca, değiştirmek için yıllarca uğraştıktan sonra; yorgun, argın ve teslimiyet içinde baba ocağına dönüverdim...  
Dünyayı kendim ve insanlar için yaşanası bir yer yapma savaşı içinde; toplumların köklü bir değişime hazır olmadığını görmek; " herkese yeteneğine ve ihtiyacına göre bir yaşam kurma arzusu"nun bulaşıcı olmadığını kabullenmek hiç de kolay olmadı...
Aydınlanma, denilen bilinç yükselişi öyle birdenbire, bir gece de gerçekleşmiyordu.
İnsan, doğal olarak kendi penceresinden bakınca; kendi tarafından görülebilen, bu kadar basit bir şeyin başkası tarafından farklı algılanmasını anlamakta güçlük çekiyor.
Mevlana'daki sabır bende hiç mi hiç olmadığından " sen ne söylersen söyle/ söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır" diyerek kestirip atmayı başaramadım.
Çocukken, "şunu yap, şunu yapma" diye tembih edildiğinde; "neden?" sorusunu sormadan
itaat ettiğimi hatırlamıyorum. "YAPMA!" denilen şeyler, yapmam beklenen şeylerden fazla olunca "İSYANKAR ÇOCUK" olup çıktım. Ailemin (Annemin) Beklentileri;
-Uslu bir kız ol, hanım hamıncık ol, evi temizle, yemek yap, hizmet et, sana söylenenleri yap, söz dinle.......
Ailemin (annemin) yasakları; 
- Kitap okuyacağına ( elalemin kızları gibi) elişi yap, sinemada ne işin var? denize gitme, politika ile uğraşma, okulunu bitir, itaat et...
Büyüdükçe, toplumsal baskılar geldi... Düşüncelerini özgürce ifade etmenin bir bedeli olduğunu öğrendim. İfade özgürlüğüm engellendikçe, içimdeki öfke daha bir büyüdü...
Sonunda, öfkemi boşaltmak; söylediklerimin algılanmasından daha önemli bir hale geldi...
Dile getirdiğim düşüncelerimde, hiçbir çıkar gurubunu temsil etmediği ve ezilenden, zayıftan yana olduğu için sonuna kadar haklıydım. Haklı olmaktan gayrısı umurumda değildi. O yüzden uslubumu düzeltmekle vakit kaybetmektense, bodosloma daldım bana göre yanlış olan olayların üstüne... Bundan zarar görecek biri varsa o da bendim. Delilik sınırına varan gözü karalığımın bedelini de ödemeye hazırdım. 

SONRA BİRŞEY OLDU... YAŞAM ENERJİSİ DİYE AÇIKLANAN BİLGİ İLE TANIŞTIM...
Yok pozitif düşünceymiş... yok reiki imiş, yok kuantummuş diye dalga geçerken, kendimi Reiki eğitimi alırken buldum. Öyle olağandışı beklentiler içinde falan olmadım... Ama öfke kontrolü üzerine okuduğum kitaplar pek işe yaramadığı için, nefes almak için bir çıkış yolu bulmaya çalışıyordum... Çünkü, beni öfkelendiren ne varsa; ne öncesinde, ne sonrasında en küçük bir haksızlık etmişim, duygusu yaşamadığım halde; öfkemi kontrol edemediğim için, haklı iken haksız duruma düşmenin yenilgisi bir yana, günlerce kendime gelemediğim günler oldu...
Reiki dersini almaya gittiğim gün, derse konstanre olmaya çalışırken, dışarıdan gelen ve ardı arkası kesilmeyen korna sesleri yüzünden hayli gerilmiştim... Araba kullanan insanların oldukça ilkel bulduğum bu iletişim biçimi sinirlerimi oynatmaya yetmişti. Hoca'ya " Şimdi dışarı fırlayıp, kendimi bu arabaların önüne atmak istediğimi" söylediğimde; Reiki Hoca'sının ( Şener Hoca) verdiği yanıt, aslında çok sıradan ama bir o kadar da anlamlıydı: " Eğer o insanların önemli bir amaç için korna çaldıklarını düşünürsen, bu sesler seni o kadar rahatsız etmez" Belki o korna çalanların içinde biri acile hasta yetiştiriyordur. O biri için diğerlerini görmezden gelmek mi gerekiyordu?
BU BAKIŞ AÇISINI İÇSELLEŞTİRMEK;" ÖFKELENDİĞİNİZ ZAMAN DERİN NEFES ALIN, ONA KADAR SAYIN" Gibi önerilerin yerini aldı... 
"Empati yap" öğütleri, "empati yapıyorum" söylemleri hamasi gibi dururken; algım, karşı tarafın algısının içine sızdı... O güne kadar, öfkemin altında yatan "ÇARESİZİM" duygusu yerini karşı tarafın ne kadar " ÇARESİZ" ve "ZAYIF" olduğunu algılamamı sağladı. 
HER İNSANIN İÇİNDE İYİ BİR DAMAR OLDUĞUNU, O İNSAN İÇİN İYİ DÜŞÜNÜRSEM, ONDAKİ İYİ OLANI ORTAYA ÇIKARMA ŞANSIMIN OLDUĞUNU DÜŞÜNMENİN, ÇOK HOŞUMA GİTTİĞİNİ FARK ETTİM.
Tabii bende ki değişim de öyle birdenbire olmuyor haliyle... Çocukluğumdan beri var olan (belki de tek) zaafım; GÜÇLÜ BİRİNİN, GÜÇSÜZ BİRİNİ EZMESİNE ÖFKELENMEK olunca, toplumda da bu tipler çok olunca, kendimi kontrol etmekte zorlanıyorum. 
OYSA, Öfkemi yenmeyi başarıp, Güçlü sandığım kişinin karşısına çıkarsam, her ikimiz de kazanacağız... 
İNSANIN ÖĞRENMESİNİN VE ÖĞRENDİKLERİYLE KENDİNİ DEĞİŞTİRMESİNİN SINIRI YOK...
Bu yaşıma kadar, "kötüler, kötüdür, önyargılar kolay kolay değişmez" diyerek; gözü kara kurtarmaya çalıştığım seçimlerimiz için kaybetmeyi göze almak gerekmediğini anlıyorum... 
Karşılaştığımız kimi insanların NEDEN KÖTÜ? olduğunu anlayıp, NEDEN İYİ OLMASIN? diye düşünmenin ve ona göre davranış sergilemeyi öğrenmenin bana, ona ve topluma çok şey kazandıracağını bilmek; değişim isteğimi arttırıyor.
ÇÜNKÜ; KİTLESEL, BULAŞICI SOSYOPATLIK HASTALIĞINA YAKALANMAYAN, Saldırgan psikolojik rahatsızlıkları olmayan her insanın iyiden yana değişeceğine inanmak istiyorum. 
Bu değişimde bir payım olacaksa artık ÖFKEMİ KONTROL ETMEYİ öğrenmeliyim...   

9 Şubat 2013 Cumartesi

"İSTANBUL'UN SUÇU NEYDİ?

1976 Yılının Eylül'ünde yanımda babam, İstanbul'da öğrenci olarak kalabileceğim bir ev bulmaya gittiğimizde; başıma gelen en iyi şeyi yaşadığımı düşünmenin hafifliğiyle ayaklarım yerden kesilmiş bakıyordum şehr-i İstanbul'a... 
Daha Harem'den araba vapuruna binmiştik ki elinde dilenme kartı ile 8-9 yaşlarında bir kız çocuğu yanaştı yanımıza. Saçları taranmamış ve kirli yüzüne rağmen güzel bir çocuktu. KemalettinTuğcu'nun hikayeleri beynime üşüşürken, babam bozukluk verip gönderdi çocuğu. Ve ben daha ilk günümde; koskoca İstanbul'da kaybolmuş, "kötü adamlar" tarafından kullandırılan bu kız çocuğunun gözündeki hayal kırıklığıyla baktım İstanbul'a...
Daha gelmeden "kızını yalnız başına İstanbollara nasıl gönderiyorsun?" diyen insanların ailem üzerindeki baskıları sürerken, Anadolu'da "kahpe İstanbul" diye aşağılanan bir şehirde tek başına yaşamam ve ayakta kalmam gerektiğinin farkındaydım...
Türk filmilerinin Anadolu insanında İstanbul'a dair oluşturduğu korku; evden kaçıp geneleve düşen, gazozuna ilaç katılarak tecavüze uğrayan ve sonra yine soluğu genelevden alan kızların hikayeleri ile iyice besleniyordu. Öyle ki, Anadolu insanı için İstanbul "Yüksek Kaldırım" demekti...( Bunun sosyolojik nedenlerinin araştırılması gerekir; İstanbul, erkeklerin para kazanmak ve "delikanlılığa" adım atmak için gittikleri yer olması nedeniyle de "erkek zihniyetiyle" kullanılan bir kadın gibi aşağılandığı düşünülebilir.)
İstanbul'un tarihi'ne 1453'de Osmanlılara geçmesi dışında ilgi göstermeyen ve ona şüpheyle bakan bir yerden okumaya geliyordum.     
İstanbul, tüm tehditlerine rağmen; benim için, kasabanın daraltan, ruhuma artık yetmeyen varlığından kaçmak ve ufuklara yelken açmak, demekti...
İlk yıl kilometrelerce yürüyerek dolaştım İstanbul'da. Yolumu kaybettiğimde adres sorduğum esnaf'ın bana ters yolu tarif ettiğini, epeyce yol yürüdükten sonra anlayınca bir kaç kişiye daha sormadan ve iyice emin olmadan yoluma devam etmedim. Demek ki insanlara hemen güvenmeyecektin. Yabancı olduğunu anladıkları anda sırf eğlenmek için yalan söylemekte sakınca görmezlerdi. Evet, daha ilk yıl anlamıştım; İstanbul'da bir "kahpelik" vardı. İstanbul'a göçen herkes gibi; Suçu, insandan arındırıp şehre yüklemenin kolaycılığına kapılmak, şehri kirleten onca insanlardan biri olmaktan daha kolaydı. 
İlk oturduğum semt olan Fatih'ten Beylerbeyi'ne taşındığımda;( 78-81) Önceleri, eylemlerin merkezi olan Taksim'e, Boğazın öbür yakasından gıpta ile bakarken, ( çünkü karşıya hemen geçmek zordu, Yandan çarklı boğaz vapurunu bekleyeceksin, o salına salına karşıya geçecek ve sen eyleme yetişeceksin... ) Şehre aşık olmuşum...
İstanbul artık benim için; Cennet Mahallesinin tepesindeki evden, iskeleye kadar uzanan yemyeşil sahadan koşarak iskeleye inmek, vapuru beklerken soluklanmak ve vapurun yan tarafında, vapurun salıntısına kapılıp hülyalara dalmaktı. Vapur burnunun ucundan, arkasındaki simite kadar aşk kokardı, İstanbul kokardı... Boğazdan gelen rüzgar aşkımı büyütür de büyütürdü... 12 Eylül darbesinin ardından evi boşaltmak zorunda kalınca, boğaz vapurlarına uzun süre hasret kalacak, bu hasretimi gidermek için, karşı yakada oturan arkadaşlarımı vapurla karşıya bırakıp, Yedikule'deki bodrum katıma geri dönecektim.
Yedikule'de ise bambaşka bir İstanbul vardı...Birbirine bitişik evleriyle, herkesin birbirini tanıdığı ve dostça davrandığı bir semtte mahalle kültürüyle buluşacaktım. Öyle şimdi tanımlandığı gibi, ayıran, ötekileştiren bir mahalle kültürü değil, kucaklayan bir mahalleydi bizimki. Ev sahibim Ermeni'ydi. Komşularla da arası iyiydi. Sevilir, sayılırdı.  
Boğazın vapurlarını sevdiğim gibi, Yedikule'nin de sokaklarını ve tren istasyonunu sevdim. Ve de insanlarını...
İşte o günlerde çok az parayla geçinmeye çalışıyorum. Sinema, konser bir lüks benim için. Kışın sobayı komşunun kızı kömür getirirse yakabiliyorum. Çoğu kez ev buz gibi... rutubet bir taraftan..
Ama bir şey keşfettim. AKM'de ( Atatürk Kültür Merkezi) Cuma günleri Oda Orkestrası çalıyor. Balkonlar ise çok ucuz. Ekmek parası kadar...
Üzerimde ucuz kıyafetler, o kıyafetlerle büyük salonda oturan yakası kürklü, bakımlı İstanbul'lularla oturamam... Görünmeden balkona çıkıp, karanlıkta konser bitene kadar kalıp, sonra insanların yadırgayan bakışlarına yakalanmadan hızla ayrılıyorum.
Yine de birgün, müzik dinleyen insanların ruhlarının incelikli olduğu, bu nedenle onlarla yakınlık kurabileceğim umudunu taşıyorum içimde.
O Cuma akşamı da bu ruh hali içinde AKM'nin gişesine gidiyorum. "- Bilet var mı?" diye soracağım. Arkamdan bir ses "- Kuyruğa girsene" diye azarlıyor. Kuyruğu görmemişim. Utanıyorum ve içtenlikle özür dileyerek "- görmedim, afferdersiniz hanımefendi," diyorum. Kadın, beni baştan aşağı aşağılayarak süzmekle yetinmeyip, " bir de yalan söylüyor, şuna bakın" diyor. Öfke, utanç ve tarif edemediğim karmaşık duygular arasında gözyaşlarımı tutmaya çalışarak oradan kaçarken bir delikanlının " niye yalan söylesin?" diye kadına çıkıştığını duyuyorum.
YOKSULUN İSTANBUL DEYİNCE ANLADIĞI; İSTANBUL'A DAHA ÖNCE YERLEŞİP, ŞEHRİN NİMETLERİNDEN YARARLANMIŞ OLANLAR TARAFINDAN NASIL AŞAĞILANDIĞI VE DIŞLANDIĞIDIR.  Aslında bu aşağılama, tüm pis işlerini dişlerine bakarak seçtikleri Türk İşçilerine yaptıran Almanların aşağılamasından daha farklı değildir.
İstanbul sokaklarında yoksul ailelerin kızları kaybolur, İstanbul sokaklarında şimdi ağırlıklı olarak Kürt işçiler çalışır. Ve İstanbul'u yaşamaya parası olanlar, hizmetlerini gören bu insanların işlerini bitirdikten sonra otobüsleriyle gecekondularına, gettolarına bir an önce dönsün isterler.
Anadolu'dan gelenler İstanbul'u mahvetti, der, İstanbul'un "asıl" sahipleri... Beyaz Türkler tarafından dışlanan Anadolu insanı da, isyanını arabeks yaşam tarzıyla, şarkılarıyla dile getirdi. Bu isyan dili, öfkeye, yıkıcı bir eyleme dönüşmediği sürece de beslendi. " Bana kaderimin bir oyunu mu bu ?"   
Anadoludan gelip, bir süre sonra zengin olmanın yolunu bulanlar ise baş örtüleriyle, gelenekleriyle sokaklara taşmaya başlayınca "Beyaz Türkleri" bir telaş aldı. "İstanbul'u mahvettiler, köye çevirdiler" dediler.
Anadolu'dan gelenlerin şehrin ruhunu yaşaması mümkün olsaydı eğer, İstanbul,rövanşın adresi olur muydu?
Ama unutulan bir şey var; İstanbul, asla kimsenin değildir. ( kimseye yar olmaz anlamında değil) Ve bu paylaşım savaşları umurunda da değildir.
" Kahpe İstanbul" ha! Önce gelenin kene gibi yapıştığı, sonra gelenin de kene gibi yapışmak istediği bir kent İstanbul... Ama k.çı açıkta gezen keçinin çitten atlarken k.çı görünen koyuna " k.çın göründü" demesi gibi; İstanbul'a önce gelenin, sonra geleni aşağılaması  İstanbul'un suçu mu?
Evet bir tuhaflık var! Beyazların Eşşek kulakları ortaya çıktı, gelenlerde nedense o kulaklara sahip olmak istiyor!
 ( Bu konu çok uzun, daha sonra devam ederim belki)