18 Kasım 2018 Pazar

Taşra'da Takılan Kimlikler, Gün Gelir Esaretiniz Olur


25 Eylül 2018 Salı

Taşra'da size takılan kimlik, gün gelir esaretiniz olur...



“Sandığınız Değilim, Sandığınız Şeylerden Hiçbiri Değilim, Sandık da Değilim” Cem Mumcu

Bu şehre geldiğim günden beri, şehrin sakini olmadan önce, son yıllarımı huzurla yaşamayı hayal ettiğim şehrin yaşadığı erozyonu, doğa katliamını durdurabilmek için birşeyler yapmam gerektiğini düşünerek, yazmaya başladım. Maalesef elimden gelen sadece buydu ve farkındalık oluşturarak, benimle aynı kaygıyı taşıyan insanlara ulaşmaya, farkında olmayanları uyarmaya çalıştım. Suyuna, denizine, yeşiline, hayvanına sahip çıkmaya çalıştım.
Yeşil Akçakoca hızla betonlaşırken, kedilerden köpeklere, ağustos böceklerinden kirpilere, hatta çalı kuşlarına kadar birçok canlı türünün giderek azaldığını gözlemledim. Bu yok oluşa direnen 2 türün ise zalim insanlar tarafından bilerek yok edildiğine şahit oldum. Akçakoca’da yaşadığım 9 yıl boyunca 50 yıllık hayatımda şahit olmadığım, görmediğim- belki de farkında olmadığım için- kedi ve köpek ölümlerine, istismarlarına şahit oldum. Bu mağduriyet durumu; vicdanımın zorlamasıyla, hobilerimden, keyif aldığım aktivitelerimden daha fazla zamanı  hayvan hakları için mücadeleye ayırmama vesile oldu. İnsan olmak için, insan olarak doğmanın yetmediğini düşünen biri olarak; en çok mağdur olan, yaşama hakkı ellerinden alınan, işkence gören canlılar için küçük de olsa birşey yapmış olmak beni mutlu etmeye yeterdi...Aynı türden olduğum ama hiçbir zaman onlardan biri gibi hissedemediğim aşağılık, zalim insan türü olmasa. Kötülerin sesi, "iyi" diye bilinen insanlardan daha çok çıkmasa...Gördüğüm iki hayvanın karnını doyurmak, başını okşamak benim için sıradan gündelik bir hareket olarak kalırdı. Tıpkı, pencereme konan kuşlar için bıraktığım buğday taneleri gibi olur, bitince yine koyardım. Kimsenin bilmesi, görmesi, konuşması, bunun için sana sataşması olmayan, pencereden hareketlerini izlerken keyif aldığım anlara benzerdi...
Oysa, sokakta gördüğünüz aç bir hayvana yiyecek veriyorsanız, herkes görüyor, görmekle kalmıyor, bir de konuşmaya başlıyor. Kendi ailesinden başkasına ağaç olsa gölge etmeyecek insanlar için; sıradan bir hareket olarak yaptığınız besleme eyleminiz bir varoluş biçimine dönüşüyor ve siz onların gözünde "birşey" oluyorsunuz. 

İnsanın değişen, gelişen, öğrenen, yenilenen ve en önemlisi düşünen bir varlık olmasının derinliğini anlayamayan insanlar için siz ille de birşey olmalısınız. Başka türlüsüne kafaları basmaz çünkü...
"Kim bu geçen?" 
-" Öğretmen" 
"Kim bu kadın? "
" Müdürün karısı"
"Kim bu çocuk?"
" Şişko Ali"   

Böylece, benim de herkesin “hayvansever” olarak tanımladığı bir “kimliğim” oldu.  Bana yakıştırılan bu kimlik, benim ayağıma, hayatıma kocaman bir zincir gibi dolanıp hayatımı cehenneme çevirirken, insanlar tarafından eziyet edilen hayvanların çaresizliği elimi ve kolumu bağladı.  Rilke’nin söylediği, “Şöhret, benlik arazinizin başkaları tarafından işgalidir” veya “Herkesin bildiği isminiz varsa işgal altındasınızdır.” Kabusunu iliklerime kadar yaşadım, yaşıyorum.

Sizinle yolda karşılan herkesle hayvanlarla ilgili muhabbet etmek zorunda kalırsınız mesela. Ve bu muhabbetler herzaman dostane değildir; Bir süre sonra size yaklaşan insanlara şüphe ile bakmaya başlarsınız. ‘Acaba, sokakta yaşamaya çalışan hayvanlardan şikayet mi edecek, yoksa yardım mı isteyecek, ya da yardım isteme bahanesiyle kendi vicdani sorumluluğunu benim üzerime atıp, kendini mi rahatlatacak?’  diye düşünmeye başlarsınız. Eliniz kalem tuttuğu için Sokak Hayvanları ile ilgili çözüm önerilerini yazmanızın, defalarca anlatmanızın işe yaramadığını – aslında yazdıklarınızı okumadıklarını, okuyanların da işlerine geldiği kadarını anladıklarını fark edip, işlerinin sadece şikayet etmek olan, sevgisiz ve zavallı insan güruhunun bu coğrafyayı işgal ettiğini fark edersiniz.

Artık bu aşamadan sonra normal olmanız, normal davranmanız zordur. İnsanlarla karşılaşmamak için sokağa çıkmak istemezsiniz. Size yakıştırılan kimlik tüm özgürce dolaşmalarınızı elinizden almıştır. İçinizde isyanınız birikmeye başlar, mağdur hayvanlara yardım edemeyişiniz, yetersizliğiniz bir yana, onlara yardım ederken aldığınız olumsuz tepkiler bir yana düşer… Çaresizlik, yokluk, yetersizlik ve en kötüsü, “insan” eliyle vahşice işlenen cinayetler… hepsi çığ olup üstünüze gelir. Tüm bunlar içinizde patlamaya hazır öfkeye dönüşür ve siz içinizde o bomba ile dolaşırsınız ortalıkta…

Oysa, herşeye rağmen sakin olmak zorundasınızdır; Çünkü bu uzun soluklu, vicdani bir mücadeledir ve “yılanlar” da dahil herkesle uzlaşmak zorunda kalabilirsiniz.

“ Kediyi sıkıştırmazsan tırmalamaz” sözü sizin için geçerli değildir. Besleme yaparken laf atanla, bölgesindeki hayvanı zehirlemekle tehdit edenlerle kavga etmeye başlarsınız ve bir kimliğiniz daha olur. AGRESİF… Bu kimlik, herkesin birbirini tanıdığı küçük bir kasabada tam bir esarete dönüşür. Artık ağzınızı açtığınız her an, her sözcük kavgaya davetiyedir, protestodur. Cümlenizi nasıl kurduğunuzun önemi yoktur.



Kendinizden çıkıp, insanlara baktığınızda, dile getiremedikleri şeyler için sizi olumlayanlar ile, dile getirdiğiniz şeyler için, çıkar çevrelerine dokunduğunuz için, size kızanların arasında çok da büyük fark olmadığını görürsünüz. Aslında şehirde birçok şeyin MIŞ gibi yaşandığını, şehrin yerlisi de dahil garip bir şekilde “ buranın insanını sevmiyorum” cümlesini sıkça duyduğunuzda anlarsınız.  Yaşadığı şehrin insanını sevmeyen aslında kendini de sevmiyordur. Ve ben bana yakıştırılan “ hayvansever” kimliğimle bu insanların hayvanları sevmesini beklemişim…

9 yılım geçti bu şehirde. Hayvansever oldum, agresif oldum, köşe yazarı oldum, muhabir bile oldum da bir BEN olamadım ne yazık ki…

Çok konuştum, defalarca yazdım, çaresiz kaldım, bazen güzellikle anlattım, bazen de öfkeyle… Öfkelendikçe kendimden uzaklaştım, kabalaştım… Kah Don Kişot gibi yeldeğirmenlerine karşı; yalana, iki yüzlülüğe savaş açtım, kah Sanço Panço oldum, kaba saba bir köylü gibi hikayeler anlattım. Ve nihayet anladım ki; bir toplumun vicdanı çürümüşse,  "iyi" insanlar susmaya devam ettikçe, kötülerin sayıları az da olsa kazanacaklarını görmeye daha fazla tahammül edemeyeceğim...

9 yıl dile kolay, 9 yıl yalnız başıma çığlık atmaktan yoruldum. Artık içime ve kendime dönme zamanı…Kötüleri kötülükleriyle, iyileri sessiz teslimiyetleriyle başbaşa bırakıyorum…
Taşra'da sevilmek ya da sevmek gibi derdim hiç olmadı; ama şöyle içimden geldiği gibi; "ben" gibi konuşabileceğim, yargılanmadan anlaşabileceğim güvendiğim bir dostum olsun isterdim. Kim istemez ki...Ne derin dostluklara vakit bulabildim ne kendimle kalabildim. Araf'ta hayvanlara yapılan işkenceleri, buna karşılık organize olamayan insanların beceriksizliğini, şikayetlerini, "hadi yapalım" dediğinizde ise çok önemli gerekçelerini dinliyorum. Sonrada "hadi yapalım" demenin bedelini insanların riyakarlığıyla ödüyorum. "Yok, sert demişim de, yok zart demişim de...." Haklılar üstelik. Oysa alçak sesle defalarca söylüyorum. Kendi seslerinden kimseyi duymuyorlar ve sadece yakınıyorlar. Sonrasında Onlardan da kendimden de nefret eder oldum. Belki daha sabırlı biri herkesle daha yumuşak, iyi iletişim kurar diye düşünüyordum ki; bir baktım beni en çok eleştiren insan, tahammül edemediği için aldığı sorumluluktan kurtulmak istiyor. 
Eğitim sisteminin, yetişme tarzımızın sonucu mudur bilmem ama; ister küçük bir kasabada, isterse İstanbul'da yaşa, zihniyet hep taşra... Üstelik yeni taşra eskisi gibi değil, kimse komşusunun derdiyle ilgili olmadığı gibi, komşusunun aldığı araba daha çok ilgisini çekiyor. Sanki ülkenin tüm ham meyvelerini toplayıp buraya atmışlar... O yüzden sohbet edebileceğin insan bulmak da zordur taşrada...
Bir de hayvanların hak ihlalleriyle ilgilenince; şöyle telaşsız, sohbetin dibini de bulamadım. Sadece onların hak ihlalleri için; zar, zor bir araya gelen üç-beş insanla, "bir an önce söyle, hemen özet geç ve sonuca odaklanalım"  mantığıyla hareket etmek zorunda kaldım. Çünkü; maalesef konuşmayı da dinlemeyi de öğrenmek özel bir çaba gerektiriyor. Bense hiç dinleyemiyorum artık. Belli bir amaçla yapılan toplantılarda, başka zaman çok sevimli gelecek, geyik muhabbetini aratmayan kedi, köpek sohbetlerini... Ya sevgili arkadaşım, biz neden toplanmıştık? Neyi konuşacaktık? Yoruldum, vallahi billahi yoruldum. Hayvanlara mama vermekten, onları sevmekten değil, sevmeyenin saldırısından, sevenin kedi köpek muhabbetinden yoruldum...
Acelem var; vicdan rahatsızlığı hissetmeden kendimle kalabilmek için zamana ihtiyacım var. İyi insanların sessizliği, belki de öğrenilmiş çaresizliği yüzünden; Sizi parçalamaya, yok etmeye odaklanmış “ çakal sürüsü”nün önünde tek başına kaldığınızda artık geri dönüş yoktur.

Ve ben “çakallarla” karşılaşmadan önce “ Kimsenin bilmediği, henüz kimsenin yürümediği yolda yürümek istiyorum” Ve “ Tanrıya kimsenin bilmediği bir kimlik vermesi için dua ediyorum.” Rilke



Not : Çok sevdiğim bu şehirde, artık yazmaktan ve birşeylerin iyi ve doğru gitmesi için mücadele etmekten yoruldum. 9 yıl boyunca karşılaştığım bir kaç iyi insana teşekkür ederim. Keşke, birlikte mücadele edebilseydik... Hala iyi kalmak için mücadele edenlere sabır, kötülere en kısa zamanda vicdan sahibi olmalarını dilerim.  Hoşçakalın.

Elazığ Otobüsü gelmeyecek ama benim otobüsüm geldiğinde burada olmak istemiyorum.

19 Eylül 2018 Çarşamba

Aç kapıyı, geleyim...


Sonbahar akşamları hatırlatır size yazın bittiğini, rüzgar içinize işlemeye başlar. Kuşların veda vaktidir. Bir pencere açılır gökyüzünün görünmeyen kapısında, tüm sevdikleriniz gider, kendinizi öksüz ve unutulmuş hissedersiniz. Elinizde kalan hüzündür artık bütün zenginliğiniz. 
Daha dündü...dersiniz...buradaydı. ..



Vakti gelince, gökyüzünde dizilirler öyle. Onları bekleyen onca bilinmeze, insafsız avcılara rağmen zamanı gelmişse dönüşü yoktur bu yolculuğun. Geride kalanlar, uçamayacak kadar yaralı olanlardır. Tele takılmış serçe misali ümitsizce gökyüzüne bakarlar...

Keşke kalsaydık, diye düşünmez kuşlar. Onlar gidilmesi gerektiğini bilir. Bir insan bilmez, bilmek istemez eninde sonunda gideceğini...

Oysa, bunu kabullenmek özgürlüktür bir insan için... Zamanı geldiğinde gitmeyi bilmeyene kalmak cehennemdir...


VİCDAN NEDİR ?


"Vicdan içimizdeki Tanrıdır" demiş Victor Hugo. Oysa vicdan, susuzluktan ölseniz kapısını çalmayacağınız bir vicdansızın kapısını başka bir can için ısrarla çaldıran esaretinizdir. Eğer Vicdan içimizdeki Tanrı olsaydı, çaresizlikten öfkemize yenik düşmez, yardım için kapı kapı dolanmak zorunda kalmazdık. Vicdan, içimizdeki tanrı olsaydı, acıları dindirecek gücümüz olur, masallarımızın sonunda hep iyiler kazanırdı.

Ve eğer vicdan içimizdeki tanrı idiyse bile birçoğumuz için çoktan öldü. Çünkü artık karanlık yok, uyurken sessizlik yok, kendinizle, vicdan denilen tanrı ile sohbet etme şansınız yok. İbadet bile içsel değil artık, şov yaparken kim Tanrı ile konuşabilir ki? 

Dışımız aydınlandıkça içerimiz karanlıkta kalıyor. Ve bu durumdan çıkarsak eğer çok zorlu ve acılı olacak... 

KİM OLSAYDIM 1 ?




Bulutun altına salıncak kursam
Çocukluklari çalınmış tüm çocukları sallasam
Gölgem denize düşse
Bulutlar ile deniz arasında kaybolsam 
Çocukluğuma kavuşsam
Bütün çocukların yaralarını saran
Görünmez bir hemşire olsam...



20 Ağustos 2018 Pazartesi

Ağustos Böceği Şarkı Söylerken



'Merhaba' dedi Ay
Uzaklardan gelen Mars'a
Bu gece bir derin muhabbet var
Dedi karınca Ağustos böceğine
'Mars kayıtları almaya gelmiş olmalı '
Dedi Ağustos böceği

Ademse başı iki eli arasında;
'Bu sabah birini ezdim yolda
Gün gelir hakkın alır mı
Gerçekten karınca? '
Ay 'bunu da kayıtlara ekledim'
dedi Mars'a
Ve kadın uzun uzun baktı ikisine
Tarifsiz güzel, bir o kadar gizemliydiler
İşte o an beynindeki tüm sözcükler sustu
Ağustos böcekleri şarkı söylüyorlardı
Ay'a, Mars'a ve Kadın 'a...

Kayıp ?

...
Dolunay gibisin Tanrım, 
Aydınlık tarafinla şeffaf bir tül örtüsü gibi çıplak
Gecemizi aydınlatıyorsun haşmetinle 
Sözde bilinensin bu alemde
Karanlık tarafın ise gözlerden ırak
Kimbilir belki o yüzdendir
Çoktandır kayıplığın yeryüzünde...


28 Temmuz2018

Heybemdeki delik


Heybemde delik varmış
Doldurdukça düşermiş
yüreğimle koyduğum
Sahi neyi biriktirir
İnsan dediğin?
Yola çıkanın
İlk vazgeçtiği
En ağır olanıysa
Sahi neyi taşır yanında?
İnsan geri geri yürümez ki
Zarafetle çayımı dolduran
Çok uzaklarda şimdi
Dönüşü yok
Bir tabak daha koymana
Artık gerek yok
Böyle geçecek işte
Bir kahvaltı sofrası daha
Oturduğum yerden kalktım
Son bir kez heybemi elime aldım
Delikten dışarı güneşe baktım
8 Temmuz 2018

3 Haziran 2018 Pazar

Kaçış


Yasak
Yasaklar yorar insanı
Zordur ruhun kabulü
Sonunda olsa da
Mutlak zulümü
Kedi gibidir insan
Teslim olana kadar
Elbet kaçacak delik arar...


25 Mayıs 2018/face

Gece, Kedi ve Sadakat

...
Ve gece pencerede
Orada olduğunu bilerek
Özlemle bekleyen
Kedilerin oldu mu hiç?
Neydi vefa ?
diye soranlara
Size nankör diyenlere
Ne yazık
Onlar sana
Onlar toprağa
Onlar insana
Onlar kendine
Yabancı...


21 Mayıs 2018/face

Şükürün Mahçubiyeti


...
Şükretmek 
bu kadar zor olmazdı
Gökten bombalar yağmasaydı
çocukların üstüne
Kara isimli köpek
ağzında yaprakla
büskivi almaya gitmeseydi
Para yapraktan değerli olmasaydı
insan gözünde
 

Zincirli kölelik bitti
diyoruz ama;
Bu çağın kölesi
Asgari ücrete mahkum 
İşçinin gözlerindeki çaresizlik
Yuregime dokunmasaydı

bu kadar
Çok şükür

bugünü de yaşadık yerine
Bugünü de atlattık

telaşı içinde
Teşekkür ederken sana

Tanrım
Onları da gör diye

yalvarıyorum sana...

Not : İnsanların para ile alışveriş yaptıklarını gören köpek, yaprak alıp büfeye gidiyor.



düzeltilmiş hali

ŞÜKÜR

Şükretmek bu kadar zor olmazdı
Gökten bombalar yağmasaydı
çocukların üstüne

 

Zincirli kölelik bitti
diyoruz ama; 
Şükretmek bu kadar zor olmazdı
Her yerde 
tanık olmasaydım
Mağduriyetlerine

Büfecinin elinde yaprak
Sokak Köpeği Kara'nın ağzında bisküvi
Çok şükür sona erdi bir anlığına 
Paranın saltanatı 
Dünyanın en adil alışverişini
Yaptı Kara
ağzındaki yaprakla diye
Tanrım çok şükür, 
çok şükür sana

Büfecinin o güzel ellerinde
Mücevhere dönüştü yaprak
Ve onun sayesinde
Bugünü de atlattık telaşı içinde 
Teşekkür ederken sana
Çok şükür, çok şükür
Tanrım
Onları da gör, onları da gör diye

yalvarıyorum sana...

Dilek


Ne zormuş dileklerden dilek beğenmek
En iyisi
Vicdanım için ver
İçimden geçenleri
Yoksa huzur yok bana
Kıçıma şaplakla uyandığım
Bu zalim dünyada...


13 Nisan 2018

Baharın Gelişi

Ben hayatı bıraksam da
O dizimin dibinde hala
Kedi kılığında fısıldıyor kulağıma
Bırakma kendini bu kadar
Bir arpa boyu kadar
Uzaktır gurbet sana
Umudun patimin ucunda
O yumuşak dokunuşla
Geri gelmeye hazır
Kaldır başını
Bak dışarıya
Hangi kış engelleyebilmis ki
Baharın gelişini
Sessizliğe bakıp
Sakın ölü sanma
Yeryüzünde hala iyi kalabilenleri
Bir dokunuş
Bir rüzgara bakar
Kötülüğün yuvarlanan
Çalı yığınına dönüşmesi


8 Nisan 2018/face/Taşrada Kültür ve Edebiyat

6 Nisan 2018 Cuma

Deli Kız


DELİ KIZ
Sabahları hüzünle uyanıyor artık
"Don't worry be happy"
Tadında uyanıp
En berbat gününde bile
Dans eden o deli kız
Karşı pencereden izlerdim Onu
Kahkahaları en mutsuz insanı bile gülümsetirdi
Şimdi ise kedisi kucağında
Oturuyor pencere dibinde
Gözleri uzaklara bakıyor
Kahkahasından daha derin geliyor
Hüznünün kokusu
Sokağa çıktığında
deli diyorlar Ona
'Helak etti kendini' diyorlar
kedi köpek peşinde '
Oysa o çok korkuyor
Artık sokaklardan
Gecesi, gündüzü fark etmiyor
Kocaman soru işareti ile
Bakıyor insana
Göremiyor
maskelerinden ve yalanlarından
Arınmış yüzleri
Sıcak bir bakışa
Güvenli limana hasret
Gözlerine bakıyor insanların
İçlerinde saklı kalan
İnsanlık kalmış mı diye
Küçük bir ışıkta
Dans ediyor gözleri
Yine eskisi gibi
Öyle azlar ki
Korkusunu besliyor diğerleri



Deli kız pencereden öylece bakıyor uzaklara
Sessizce yalvarıyor Tanrıya
'Tanık olduğum ve yetersiz kaldığım
Tüm insan suçları için beni bağışla
Tanık olduğun ve engellemedigin
Tüm günahlar için
Bense küstüm sana'
Deli kız pencereden bakıyor
Çok uzaklara...  30 Mart 2018


Cırcır Böceği







...
Durmaksızın ötüyor
İçimdeki cırcır böceği
Yıllarımız geçti
Anlamadan birbirimizi
O hep uçmak istedi
Bense kök salmak




Toprağı olmayan
tohum gibiydim oysa
Rüzgara takılıp gidebilirdim
Adı Deniz olan
Aşka düşmeseydim eğer
Bu kadar çaresiz kalmaz,
Dalından kopmuş bir yaprağa sığınmazdım
Nasıl kıyıp da susturayım şimdi
Yaprağın üstünde bir ömür geçirmiş
Cırcır böceğini
Şaşkın, ıslak ve çaresiz
Cılız sesiyle
Hesap sorarken bana
Söyle kalbim
Nasıl susturayım
Beynimin içinde ötüşünü...18 Mart 2018


 cırcır böceği fotoğrafı dusuneninsanlaricin.com adresinden alınmıstır

Bekleme, gelmeyeceğim


Bekleme
Gelmeyeceğim bu sefer
Gözlerin yolda kalsın diye
Başka yola gideceğim
Bilmediğin özlemi anlama zamanı şimdi
Yoksa nasıl anlatabilirim ki sana
Beklemenin çaresizlik olduğunu
Pencerelerde kalmadın ki hiç
Bilmezsin, bilemezsin
Özlemle yanarken için
Hadi gel diyememenin
En ağır suskunluk olduğunu
Bekle, bekle biraz
Belki anlarsın
Her vazgeçişle
Yalnızlığa giden yapı taşlarını
Ellerinle döşediğini
Sen yoksun artık
Bense kayboldum
Gürültüsünden kacamadığım
Evrende
Her tarafım yara bere içinde
Bekleme
Gelemem artık
Sarmadan yaralarımı
Görme istemem
Korkarsın
Sonra hepten kaçarsın
Görme, bekleme beni
Vahşi bir hayvan gibi
Kendi yolumdan gideceğim
Bekleme, bekleme beni...


15 Mart 2018

Korku




Sağır edercesine patladı gokyuzu
Telas ve korkuyla kacarken gordum onu
Gozlerinde kocaman bir soru ;
"Sen hic korktun mu gök gürültüsünden
Açıktaysan sığınacak bir yer aradin mi
Korkuyla sığındığın yerden kovuldun mu? Diyen
Öyle baktı bana çaresiz
İçime işledi bakışları
Korkma, dedim gel
Öylesine geldi kıvrildi kaldi ayak ucumda
Biraz güven, biraz huzur
Kisa sürelik de olsa
Yağmur dindiginde giderken
Arkamdan bakarken
Gormeyeyim diye hüznünü
Cevirmesem mi başımı
Kısa bir veda belki
Bir daha karşılaşalim diye
Küçük bir dua icimden
Vicdanım ve ben
Unutmasak yasanir mi
Bilmem. ..

13 Mart 2018 Salı

Sessizlik



...
Herşey sustu,
Sessizliğe gömüldü
Uçsuz bucaksız mekan
Yaprak hışırdamadı
Köpek havlamadı
Kedi dondu kaldı
Ağacın tepesinde
Uçurtma asılı kaldı havada
Bir nefeslikti
Koca bir ömür dediğimiz
O ana sığdı
İşte o anda sevdim
O anda nefret ettim
O anda yaşadım
O anda üşüştü
Tüm acılar ve sevinçler
Başıma
O anda öldüm
Rüzgara hasret
Yelkenlere hasret
Sana hasret
Çoktan gittim ben
O anda
Rüzgarı bile beklemeden
O derin sessizliğin içinde...

13 mart2018