31 Aralık 2012 Pazartesi

BİR YIL DAHA GEÇTİ...

Bitti diyorlar sana
oysa sadece bir rakamdan ibaretsin
bizim yarattığımız zaman içinde
oburca bir yılımı daha yemektesin...
 
Uzun zamandır heyecanlandırmıyor beni, yeni yıl kutlamaları falan... Her akşam ki gibi bir akşam. Özel birşey yok. Özel birşey yapasım da yok. Ne garip yılların üzerinde sayılar artarken yaşamak için kalan zamanımız hızla azalıyor.
Zamanımın azaldığını bilmekten dolayı endişeli miyim?
Bilmiyorum... Bildiğim; kalan zamanımın, yapmak ve arkamda bırakmak istediğim şeyleri bitirmememe yetmeyeceği...Hayallerimin ve ideallerimin gerçekleştiğini görme umudumu çoktan kaybettim. Bütün çabam, günü kurtarmak. Hergün yeniden, yeniden yapılması gereken bir devinim bu. Oldukça yorucu ve iğneyle kuyu kazmak kadar sabır işi... Taşrada 3. yılım... 
İkinci dünya savaşından bu yana kaç yıl geçti... Birey olarak insan olma yolculuğumuzu tamamlayamadık ve balık hafızalarımızla yaşanmış onca acıyı unutuyoruz. Bizi parmaklarında oynatan dünyanın aç gözlü efendilerinin istediği de bu. Eğer farklı olsaydı; Bugün orta öğrenimden başlayarak yetişen nesillerin Reich'in "Dinle Küçük Adam" eserinden haberi olurdu. O zaman, gücünün de farkında olur, büyük görünen küçük adamlara boyun eğmezdi...
Ah, küçük adam ah ! küçük "büyük adamları" sen yaratıyorsun!
"Buyurganlar, açıkgözler, kurnazlar, zehir saçanlar, çöplüklerde türeyen kurtlar, aç koca kurtlar, bir bilgenin bir zamanlar öngördüğü şu yazgıdan kurtulamayacaklardır:
Kutsal sözcüklerin tohumunu ektim
yeryüzüne.
Çok geçmeden kötülükler silinecek
Savaşçılar ölecek
Taşlar toprak olacak;
Çok geçmeden anlı şanlı krallar Kuru güz yaprakları gibi savrulacak: Her tufanda, binlerce Nuh gemisi şu
sözlerimi yankılatacak: Ekilen tohumlar Ürün verecek."

---
"Yaşam için tehlikeli olman nedeniyle, senin çevrende, sırtından bıçaklanmadan ve alnına kara çalınmadan hakikatisavunmak olanaksız olduğundan kendimi senden uzaklaştır-dım. Gene söylüyorum: senin geleceğinden değil, senin varlığından, içinde bulunduğun durumdan uzaklaştırdım kendimi. İnsanlığından değil, insanlıkdışılığından ve beş para etmez-liğinden kopardım kendimi.
Yalnızca yaşayan yaşam uğruna her türlü özveriye gene hazırım, ama artık senin için özveride bulunmayacağım,
Küçük Adam. Yirmi beş yıldır yapmakta olduğum dev yanlışı daha dün ortaya çıkardım: sen'in yaşamı temsil ettiğine, dürüst olduğuna, geleceğin ve umudun sen olduğuna inandığım için kendi yaşamımı sana ve senin yaşamına adamıştım. Benim gibi daha birçok dürüst, dolambaçsız ve içten-likli insan «yaşayan şey»i senin içinde bulmayı umdu. Hepsi de ortadan yitti. Bunu gördükten sonra senin dargörüşlülüğün ve küçüklüğün içinde yokolmamaya karar verdim. Yapılacak önemli işlerim var çünkü. «Yaşayan şey»i buldum ben, Küçük Adam. Şimdi artık, içimde duyduğum ve senin içinde aradığım «yaşayan şey»ie senin arandaki ayrımı çok iyi biliyor, bu ikisini birbirine karıştırmıyorum.
«Yaşayan şey»i, işlevlerini ve özelliklerini, senin yaşam biçiminden açıkça ve kesinlikle ayırırsam, yalnız ve yalnız o zaman, «yaşayan şey »in ve senin geleceğinin iyice ve derinlemesine incelenmesine önemli bir katkıda bulunabilirim. Seni yadsımaya yürek ister, biliyorum. Ama sana acımadığım için ve senin zavallı Führerlerin gibi küçük bir büyük adam olma isteği duymadığım içindir ki, geleceğe yönelik çalışmalarımı sürdürebilirim.
Kısa bir süredir, «yaşayan şey», kendisine uygulanan yanlış işlem karşısında, başkaldırmaya başladı. Bu, senin büyük geleceğinin yüce başlangıcı ve bütün küçük adamların tüm küçüklük ye yararsızlıklarının korkunç sonudur.
----------
DİNLE, KÜÇÜK ADAM!
Sana «Küçük Adam», «Sıradan İnsan» diyorlar; yeni bir çağ, «Sıradan İnsan Çağı» başladı diyorlar.

Kuşkulu ve kavrayışlı bakışlarında bu soruyu okuyorum. Saygısız ağzından bu sözcüklerin döküldüğünü duyuyorum, Küçük Adam. Kendine bakmaktan korkuyorsun, eleştiriden korkuyorsun Küçük Adam; sana vereceklerini vaat ettikleri yetkiden korktuğun gibi korkuyorsun. Bu yetkiyi nasıl kullanacağını bilemezsin. Başka bir biçimde yaşayabileceğini düşünmeye cesaret edemiyorsun: Koyun gibi güdülmek yerine özgür yaşamak, taktikler uygulamak yerine açık davranmak, bir hırsız gibi gecenin karanlığında sevmek yerine açık açık sevebilmek düşüncelerine yer vermiyorsun kafanda. Kendini küçümsüyorsun, Küçük Adam. «Ben kim oluyorum da kendi görüşüm olacakmış, kendi yaşamımı kendim saptayacak ve dünyanın benim olduğunu açıklayacakmışım,» diyorsun
ve günün birinde küçük adamın büyük adam olacağını umut eder.
Dürüst, aklı başında, çalışkan, verimli bir varlık — örneğin bir arı ya da karınca gibi— olduğunu biliyorum. yalnızca senin yaşamını zehir eden, onu yüzyıllardır yıkan ve yıkmakta olan Küçük Adamı günışığına çıkarmak istemiştim. Küçük ve beş para etmez olmadığın zamanlar BÜYÜKSÜN sen Küçük Adam. İşte bu büyüklük, senin umudundur, kurtuluşun yalnız ve yalnız bu büyüklüğünle gerçekleşecektir, Küçük Adam. Bir ticaret adamı olarak işini severek yaptığında, tahta oymaktan, binalar kurmaktan, boya yapmak, vitrin düzenlemek, tarlanı sürmekten hoşlandığında, bu işleri severek yaptığında, çok büyüksün; mavi gökyüzüne, bir ceylana, yeşil çimenleri örten kırağı
taneciklerine sevgiyle, hoşnutlukla baktığında büyüksün; müzikten, danstan hoşlanırken, çocuklarının gelişmesini tatlı tatlı izler, kadınının ya da erkeğinin güzel bedeninden zevk alırken büyüksün...."
 KİTABIN TANITIMI :

D&R
Freudun dostu ve yardımcısı Wilhelm Reichin olağanüstü manifestosu. Tüm insanlığa, hepimize, tüm "küçük adam"lara yöneltilmiş tehditkâr bir söylev. Ama bütünüyle bizim, insanın, halkın yanında. Dinle Küçük Adam, tarihsel sorumluluğuınun bilincinde Avrupalı bir aydının kaleminden çıkmış, küçük, parlak, ufuk açıcı bir uyarı. Çoktan klasikleşmiş bir vicdanî başkaldırı. Her okurun kitaplığında bulunması gerekiyor.
Açıkça görülüyor ki, insanın içindeki "yaşamgücü" zayıftır; tehlikelere karşı dayanıksız durumdadır. Vebalı bireye elini uzatsa, kolunu kaptıracak, varı-yoğu alınacak, sonra da kendisiyle alay edilecek ya da ihanete uğrayacaktır; güvendiği herkes onu aldatacaktır. Bu böyle gelmiştir; ancak böyle gitmemelidir. İnsanın içindeki yaşamgü­cünün korunma ve gelişmesi savaşımında, katılık gerektiği durumlarda katı olunmasının zamanı gelmiştir; insan, hakikatlere korkmadan tutunduğu sürece katı davranışlarla doğallığını yitirecek değildir.

-----------------------
E-KİTAP ARŞİVİ
Wilhelm Reich'ın, deyimlenmiş "küçük adam"a seslenişi, bilimsel değil, insanca bir belgedir. 1946 yazında, yayımlanma amacı olmadan Orgon Enstitüsü'nün arşivi için yazılmıştır. Uzun yaşam ve acı deneyimlerinden dammıtılan, kendi gerçek gereksinimlerinden bilincine varmaları ve artık zalimce kendi kendilerini mahvetmekten vazgeçmeleri için, insanlara yöneltilmiş sarsıcı bir çağrıdır.
------------------------------
"Dinle Küçük Adam, insana doğru yapılan yolculuğun kitabıdır. Wilhelm Reich, insan doğasının varoluşunu anlama/anlamlandırmaya kapı aralarken; yaşanılan ortamın biçimleyiciliği karşısında gözlenenlerin, deneyimlerin aktarımını önceler. Gösterirken düşündürür, olagelenlerin insan ruhunda açtığı yaraların neden/niçinlerine de baktırır.
Reichın düşüncelerinin çıkış noktasında ise şu yatmaktadır:
"Toplumsal ve kişisel ilişkilerde yaşam saf ve temizdir, sevimlidir, ama yine benzer nedenlerden dolayı mevcut koşullar içinde tehdit altında tutulmaktadır. Yine kendisi kadar sevimli, hizmetsever ve gönlü bol yoldaşının, yaşamın yasalarını gözlemlediği kanısından hareket etmektedir. Duygusal veba ortalığı kasıp kavurduğu sürece, ister sağlıklı bir çocuğun, ister ilkel bir insanın temelde doğal davranışı, ussal bir yaşam düzeni için verilen savaşımda en büyük tehdit diye ortaya çıkar. Çünkü vebaya yakalanmış birey, kendi soydaşlarında da kendi düşünme ve davranış biçimlerini görmek ister. Sevimli bir birey, herkesi de öyle sanır ve ona göre davranır."
İşte bu noktada başlıyor evrende dönenip duran "küçük adam"ın, yani "insan"ın serüveni. Kendi içkapılarımızı açıp önce kendimize, sonra da karşımızdakilere bakabilme yolculuğuna çıkaran Dinle Küçük Adamın çağrısı hem bugünün, hem de yarının insanınadır.
İnsanlığınıza bakabilmek, "ruhsal veba"dan kurtulabilmek için bir tür "deva" kitabıdır Dinle Küçük Adam."

13 Kasım 2012 Salı

FANUSUN İÇİNDE YAŞAMIYORUZ Kİ :((

HÜZÜN SEN NE ZAMAN GİDECEKSİN?
Keyiflerimi çağırıyorum
kovsunlar diye hüzünlerimi,
çaresiz kalıyorlar
dış dünyaya her bakışımda,
çay bardağı dudaklarımın arasında
baka kalıyorum,
beyaz camın içinden
yalvaran gözlerle bakan,



savaştan kaçarken
tel örgülere takılmış çocuğa,
62 gündür yemek yememiş birileri
belki dost, belki düşman
hiç önemli değil ki bu anımda,
ekmeğimi ağzıma götürürken
taşa dönüşmesini izliyorum boğazımda
Birileri hafiyeliğe soyunmuş
ama aradığı gerçeğin kendisi değil
insanlık suçuna delil istiyor sadece
ekrandaki sarışın haberci sırıtarak
çanak tutuyor
onun yalanına
Midem bulanıyor,
denize koşuyorum
arınmak için

hüznüm pelte pelte
dalgalara vuruyor
ben yabancılaşıyorum kendime
hayat beni karaya vuruyor
hüznüm koltuğumun altında
bir karpuz gibi
yürürken benimle,

insanlaşıyorum.
ama ayaklarım bir külçe gibi
taşımakta zorlanıyor bedenimi
oysa mutlu olmak ne kadar kolay
bedava aldığım keyiflerimle
ama yaşayabileceğim bir fanus
icat  edilmedi henüz
bir kürenin içinde
üstüne karlar yağan                

kız çocuğu olmak istiyorum...

SAĞIRLIK
Ne desem, ne söylesem
sabaha karşı
pencereyi açıp
avaz avaz nasıl haykırsam
Başkente doğru
Dokunma ağacıma,
dokunma sokak hayvanıma,
ölümüne sebep olma gencecik bedenlerin
desem,
duyar mı acep?
insanlara cenneti vaat edip,
dünyamızı çöle döndüren?

11 Kasım 2012 Pazar

KEYİFLERİMİ ÇAĞIRDIM...

Keyiflerimi çağırdım: " Haydi girin sıraya, seçim yapacağım" diye korkuttum biraz da...
Öyle kendi başlarına sıraya girmelerine izin vermedim. Gerçekçi olanlar bir tarafa, hayali olanlar diğer tarafa dizilsin bakiim... diye de sıkıca tembihledim.
İlk tablo şöyleydi: Uzanmışım, ayak ucumda bir kedi, yanımda bir diğeri, öbürü karşı sedirde horlamakta ve onun horultusu Bach'ın ölümsüz suitlerine karışmakta.
ikincisi, okurken içinde seyahat yapabildiğim "Şairin Romanı" benzeri kitaplara rastlamaktı.
Üçüncüsü, sohbetinden keyif aldığım bir dostla sohbetti...
Dördüncüsü, deniz kenarında yürümekti, yaz ise mutlaka yüzmek...
Beşincisi, Güzel bir film izlemekti,
altıncısı, yeni birşey öğrenmek veya keşfetmekti,
yedincisi, laz böreği ve zeytinyağlı dolma,
ve ille de akar suyun (dere, nehir) kıyısında demli bir çay,
yasemin çiçeğini, bir de kokulu pembe gülü koklamak doyasıya...
........

Veee hayallerim;
- Karavan kolonisinde yaşamak ve dünyayı dolaşmak,
dolaşırken bunun belgeselini yapmak...
- mor sümbülleri olan ve bahçesi hanımeli ve yasemin kokan kedilerin pencere önünde güneşlendiği beyaz badanalı küçük bir evde yaşlanmak...

26 Ekim 2012 Cuma

"ZORUNDA MIYIM" ?

Bir arkadaşımın elinde " Mecbur Değilsiniz!" başlıklı kitabı görünce, hemen atladım:- Bitirince bana ver...
Bana, benim dışımda "mecbur değilsin!" diyecek ve beni buna inandıracak birşeye, birilerine, haplara ihtiyacım vardı. Sanki yaşamım hep mecburiyetler içinde geçmişti de
şimdi Acil, acil... kodu çalıyordu...
Ve kitap elime geçti...
Aradığımı bulma umuduyla son bölüme kadar hızlı bir şekilde okudum. Ve gördüm ki; bu yazarın mecburiyeti başka birşey... Yazar, daha çok hayatımıza giren insanların; bazen kendi işlerini yaptırmak için, bazen kendileri yapmasa da yapmamız gerekenler üzerine ahkam kesmek için başvurdukları bir dilden, tahakkümden bahsetmektedir. Ve bu dil, daha çok başkalarının sözüyle, dolduruşa gelen insanların hayatları üzerinde baskı oluşturmak için kullanılmaktadır. Yazar, çok doğru bir şekilde o insanlara diyor ki; " Size neler yapmanız gerektiği konusunda ahkam kesenlerin oyununa gelmeyin."
Son bölüme kadar; "karşıma böyle insanlar çıktı, bazen annem, bazen başka bir yakınım, bazen en yakın arkadaşım..." diye düşündüm. Gençliğimde dayatılan mecburiyetlerin çoğunun " yapmak zorundasın dayatmalarıyla değil de " yapamazsın" dolduruşuyla geldiğini fark ettim. Çok uzun zamandan beridir bu tarz mecburiyetler bana çok uzak...Yapmak istemiyorsam, hele bir de dayatıldığını, inceden inceye aptal yerine konarak, dolaylı göndermeler yapıldığını fark edersem; kullandığım tek sözcük " ZORUNDA MIYIM?!" oluyor... En sertinden hem de...
Son bölüme geldiğimde; Bize mecburiyetleri dayatanlara karşı pasif-agresif, veya saldırgan olmadan da nasıl başa çıkabileceğimizi anlatması, "hah, işte ihtiyacım olan "hapı" buldum galiba" diye düşündürdü açıkçası... 
Ve tam kitaptan keyif almaya başlamıştım ki; Lider olmak ve insanları yönlendirmek ile ilgili bölümler geldi. O bölümlerde, insanları " mecbursun" gibi cümleler kurmadan, zorunda olduklarını ve sıkıştıklarını hissettirmeden nasıl yönlendireceğimizi anlatıyordu. 
Ya kurban olmalı ya da kurbanlarınızı seçmeliydiniz. Kurbanlarınızın size sadık olmalarını ve kendilerini iyi hissetmesini istiyorsanız asla mecbur tutmayacaktınız...
Evet, öyle bir çağda yaşıyoruz ki; herşey hesap, kitap işi...
Peki nerede kaldı içtenlik?... Samimiyet... ?
Sonunda kitabın benimle alakası olmadığını anladım. Bir de
bir işi severek yapıyorsak hobi, sevmeden yapıyorsak mecburiyet olduğunu tabii ki...
Ve benim kimse bana yap demediği, hatta dostlarım " bırak, uğraşma" dediği vicdanımın rahat bırakmadığı mecburiyetlerim var... Herkese " ZORUNDA MIYIM!, HAYIR" diye çığlıklar atıyorum da vicdanıma " hayır" dediğimde çok daha fazla bedel ödüyorum.
Sonuç olarak; İnsan olarak kendimi sorumlu hissettiğim konularda şikayet ederek kendimi" mecbur" hissetmek yerine; gönüllü ve severek yaptığımı düşünerek, üzerime aldığım sorumluluklardan dolayı kendime daha çok saygı duymak çok daha akıllıca olabilir...



Nedir mecburiyet?
Ütü yapmak olabilir mi?
Yaşlı annemize bakmak? ( ama önce bir bakan var mı? diye kollayıp, bu işten nasıl sıyrılacağını hesaplamalısın)
Aç bir hayvanı doyurmak?
Tam yolda yürürken önümüzde düşen ( belki sara nöbeti, belki kalp krizi...) insana yardım etmeye çalışmak?
( ama önce senden başka , senden önce koşan birileri var mı diye kolaçan etmelisin... O koşuyor sazan gibi, ama neden koşan sen değilsin? ...)
Ve kitaptan sevdiğim bir bölüm :
 "Kimi insanlar bir insana acımanın hiçbir sorumluluk gerektirmediğini düşünürler. Doğrudur, böyle bir durumla karşılaştığınızda, herhangi bir şey yapmanız ya da düşünmeniz gerekmez. Bu hem güvenli, hem de zararsız bir yaklaşımdır. Ancak, aslında tembellik etmektesiniz. Sorunu ortaya koymanız ve çözmeniz mümkün olduğu halde, hiçbirşey yapmamaktasınız. Her sorunun bir çözümü ve bir çıkış yolu vardır."


   

  

5 Ekim 2012 Cuma

PAYLAŞMAK İLE BOŞALTMAK ARASINDAKİ İNCE ÇİZGİ

İnsan ilişkileri dışarıdan bakınca çok kolay görünse de; bıçak sırtında ilişkilerdir. Birgün bakarsınız ki, herşeyinizi ( aklınızdan geçen, geçmeyen hani derler ya dibine kadar...) paylaştığınız insan sizi görmek istemiyor.
Kırılırsınız, üstelik aranızı açacak öyle kavga-gürültünüz de olmamıştır. Ama arkadaşınız her buluşmak istediğinizde önce bir sürü bahaneler uydurarak kaçar sizden, sonra aramalarınıza cevap vermez olur. Yaşınız ilerledikçe arkadaşlık ilişkileriniz de erezyona uğrar,  bir bakarsınız sürü halinde dolaşmaktan bir-iki insana kadar düşmüşsünüz.
Aslında erozyana uğrayan insan sayısıdır, kalanlar sizin birlikte derinleşebildikleriniz, yan yana ve eşit ilişki kurabildiğinizdir. Yanyana ve eşit ilişki olması çok önemlidir. Birinin sürekli diğerini taşıdığı ilişkiler bağımlılık ilişkisine dönüştüğünden, ihtiyaçlar ortadan kalktığında, taşıyıcının yorulup kaçtığı durumlarda veya yeni bir taşıyıcı bulunduğunda ( yenisi tüketilmediği için daha kolaydır) çoğu kez tek taraflı olarak biter.
Paylaşmak: Paylaşmanın maddi boyutu, manevi boyutu gibi bir ayırım yapmayacağım. Çünkü insan kendini yakın hissettiği biriyle elinde olanı paylaşır.
Bu bazen para, bazen sevinç, bazen de acıdır. Biz çok yakın olmayı vıcık, vıcık olmakla karıştırdığımız için; bu paylaşımları abartarak ve karşı tarafın yaşam alanını kendi dünyamıza sokarak, talan ederek yaptığımız için, gerçek dostluğu ve arkadaşlığı kaçırırız. Birbirimizi dinlemeyi ve anlatmak istediğimiz konuyu karşımızdaki insana boşaltmadan konuşmasını beceremediğimiz için kendimizi olduğumuzdan daha yalnız ve çaresiz hissederiz. Boşaltım yaptığınızda; karşı taraf size aynını yapmış olsa bile, size sabır göstereceği anlamına gelmez. Defalarca üstünüze çöp atılmış ve buna sessiz kalmış biriyseniz daha bir kırılır, incinirsiniz. İlişkilerin karşılıklı boşaltılarak, katlanılarak sürdürülmesi gerektiğini sanırsınız. Gerçek dostluğun tarifini "Dostluk:Çırılçıplak kaldığında üşümemektir" diye yapan biri olarak; ( mecazi anlamda soyunmadan bahsediyorum)bir yanımızı kendimize ayırmadığımızda dostluğun da kurulamadığını artık biliyorum. Birey olmanın, diğerinden ayrı olmanın bir bedeli olarak; bir DUR levhası koyulması gerekiyor. Birşeye üzüldüğünde, ( bu sizinle bile alakalı olabilir) üzüntüsünü bağıran insan tipleri vardır; Derdi sizin üzüntünüzü veya kendi üzüntüsünü paylaşmak değildir; ne kadar çok üzüldüğünü göstermektir. Herşeyi bırakıp ( kendi derdinizi de) onu teselli etmek için uğraşırsınız. Siz uğraştıkça o daha bir "soyunur." İşte tam da bu noktada paylaşmak boşaltmaya dönüşür. Bu tarz yaklaşımları, sinemanın estetik olarak sunduğu seks sahneleri ile porno arasındaki ince ayırıma çok benzetirim. İnsanların çoğu, yaşamı boyunca paylaşmak ile boşaltmak arasındaki ince çizgiyi bilmeden yaşarlar. Yaşadığımız coğrafyada bu çok olağan bir durumdur. Geç de olsa bunun farkına varmış biri olarak; kimseye boşaltım yapmadığım gibi, kimsenin de bana boşaltım yapmasına izin vermeyeceğim.
Yine de sürekli boşaltmaya alışmış insanlarla karşılaşıyorum ve onlara defalarca " DİNLEMEK İSTEMİYORUM" diyerek, yol almaya çalışıyorum.
Çok zor, bu coğrafyada herşeyin b..kunu çıkararak yaşamayı öyle içselleştirmişiz ki çok zor.
Kendi hayatımızı, yaşamın merkezine koyarken, karşı tarafın ( dost olarak gördüğümüz insanın) o günkü duygularını, psikolojisini hesaba katmadan, sadece bizimle ilginmesini istediğimiz çocukça inatlara dayalı dostluklar bir masal sadece... Çünkü, O gün, sizin heyecanlı paylaşım anınızda; çok sevdiğiniz dostunuzun başka bir psikoloji içersinde olduğunu anlamak istemediğinizde, o artık sizin dostunuz değil, boşaltım makinenize dönüşmüştür... Üstelik siz bunun farkında olmadığınız için karşı tarafı " sizi anlamamakla "suçlarsınız. Ya siz, onu nekadar anlıyorsunuz? Belki birgün önce, sizinle paylaşmadığı kötü birşey yaşadı, belki yorgun, belki birşeye sinirlendi... Nedeni siz değilsiniz ama onu çok etkileyen bir durum var... İnsanlar çeşit, çeşit... Birbirimizi anlamak ve saygı göstermeyi öğrenmek zorundayız. Ancak ozaman eşit, saygılı ve birbiriyle gerçekten paylaşabilen ama kusmayan arkadaşlıklar kurmayı becerebiliriz.
Ben bunu 55 yaşında hala öğrenmeye devam ediyorum. İnsanları "beni sevmiyorlar, bana özen göstermiyorlar " diyerek suçladığım günlerde, aslında onları hiç anlamadığımı bilmek ve buna geç kalmak içimi acıtıyor.




2 Ekim 2012 Salı

EN ÇOK BİZİ SEVENLERE VE İNANANLARA İHANET EDERİZ.

Bir yılbaşı gecesi arkadaşlarla masa başında toplanmış sohbet ediyorduk. Biri ortaya "dürüstlük oyunu oynama" fikrini attı. Biri soru sorduğunda soruyla muhatap olan kişi doğru cevabı verecekti. Sorular önceden hazırlanmış olmadığı için, oyun riskliydi. Sıra bana geldiğinde; "- hayatında hiç kötülük yaptın mı?" sorusu geldi. Neyse ki kolay soru gelmişti. Şöyle bir hafızamı yokladım; bilerek, isteyerek kimseye kötülük yapmamıştım. Tam "hayır" demeye hazırlanıyordum ki, hafızamın çok uzak yerinden bir anım gözlerimin önüne düştü. O güne kadar, unutup gitmiştim. Derin bir soluk alıp anlatmaya başladım; "8-9 yaşlarında çocukluk arkadaşlarımla beraber otları toplayıp, oyuncak tencerede pişirdik. Sıra tadına bakmaya gelince, otların zehirli olabileceğini düşünerek içimizden birini kurban seçtik. İşte O kurban, sözümden çıkmayan kız arkadaşımdı... 2-3 dakika bekledikten sonra Ona birşey olmadığını görünce kalan ot yemeğini aramızda paylaştık." Masadaki arkadaşlardan biri itiraz etti " bu kadarcık mı?" Ona göre çocukken yapılmış olan bu olay ne anlatılmaya değerdi, ne de büyütmeye. Bana göre ise; çocuk da olsam, hala işlediğim en büyük suçtu. Bize inanan ve güvenen bir insanı ne şekilde olursa olsun kullanmaktan daha büyük bir kötülük yoktur.Çevremizde yaralı insanlara baktığımızda, onların sevdikleri ve güvendikleri insanlar tarafından yaralandığını görürüz. Kurbanlarımızı en yakınımızdan seçeriz. Bir gün kurban olduğumuzda da "katilimiz" en çok güvendiğimizdir.

28 Eylül 2012 Cuma

SUSMANIN DÖRT HALİ

SUSMANIN DÖRT HALİ

SUSKUNLUĞUN ERDEMLİ HALİ : Susmanın, bildiğini veya gördüğünü paylaşmanın en özel hali. Yalnızca karşındaki insanı ilgilendiren durumlarda onu utandırmamak adına görmezden gelmek, ayıbını yüzüne vurmamak,  kendimizi ilgilendiren durumlarda da susma hakkını kullanmak. ( genellikle “anlamadı salak” diye akıllardan geçirilendir.)

SUSKUNLUĞUN DUYARSIZ HALİ: Aman, bana bulaşmasın, beni ilgilendirmez durumları. ( tavşan boku misali, ne kokar, ne bulaşır)

SUSKUNLUĞUN NARSİST VE (FAŞİST) HALİ : Kendini diğer insanlardan daha özel görüp, neyi bilmesi gerektiğine karar verip, tanrıyı oynamak, diğerlerini küçümsemek, onlar adına karar vermeye sadece kendini yetkin görme hali. ( ki O kurtarıcıdır (!) , karar verendir, bir bilendir…)

SUSKUNLUĞUN YALAN HALİ : Suskunluğunuzun duyarsız ve narsis halinin; karşı tarafın algılarında, bildiğiniz gerçekten, başka bir şekilde anlaşıldığını fark ettiğiniz halde, sessiz kalarak buna göz yumduğunuz an. İşte o an,
Siz ısrarla “ ben hayatımda hiç yalan söylemedim” derken bir kez daha düşünmelisiniz. Çünkü bazen SUSMAK; en büyük yalana ortak anlamına da gelebilir. ( ben yalan söylemedim, sen yanlış anladın, diyendir.)

Nasıl susmak istediğinize karar verirken, başkalarına karşı dürüst olmak zor olsa da, kendinize karşı dürüst olmayı deneyin.

Tabi bir de “aman başım belaya girmesin” korkularının beslediği durumlarda var ama, cesaret iksiri satılan bir şey olmadığı için çaresi de maalesef yoktur.

25 Eylül 2012 Salı

IŞIK ?

-umut var mı umut?
sona doğru yaklaştığımızı hissederken dilimize takılan, yüreğimizi ağzımıza getiren bir soru bu...

hayır, yok! dedi içimdeki bezgin ses...
ama belki de vardır...

24 Eylül 2012 Pazartesi

DEĞİŞMEK İÇİN ÇABALIYORUM...

Kendimize en zor itiraf ettiğimiz şey; değişme arzusudur.
Yıllarca dünyayı, çevremi, insanları değiştirmek ve dönüştürmek için mücadele ettikten sonra, sürekli yolunda gitmeyen birşeyleri değiştirme isteğiyle kendime ne kadar çok eziyet ettiğimin farkına vardım.
Ne dilersin? sorusunun karşılığı " Huzur" olunca; bir türlü bulamadığım huzuru bulmak için yola çıkmaya karar verdim.
Bunu nasıl gerçekleştirebilirim?  
Görmezden gelerek, haksızlıklara karşı susan bir insan mı olmak istiyorum?
Farkında olmam gereken önceliklerim var mı?
Evrende duyduğum, gördüğüm, karşılaştığım her olayın ve canlının bana ders verdiğini düşünmek, red etmenin gerginliği yerine geçerek huzurlu bir kabullenişi sağlar mı?
Olumsuz bir olayla karşılaştığımda öfkelenmeden o olayla nasıl başa çıkabilirim?  
Örneğin: Yolda yürürken bir kadının çocuğuna şiddet uyguladığını gördüğümde;1- risk alıp kadının yanına gidiyorum ve onu sakinleştirmeye çalışıyorum. Çocuğu dövmesine engel olmaya çalışıyorum. Kadın tepki gösteriyor ve benimle kavga ediyor. 
2-Görmezden gelerek yanından geçip gidiyorum.
Sonuç : 1. durumda kadınla kavga ettiğim için sinirlerim bozuldu. 2. durumda çocuğa yardım edemediğim için kendimi suçlu hissettim ve yine sinirlerim bozuldu.
Her iki durumda da bu olayın bende bıraktığı tahribatı nasıl önleyebilirim?
Kadının yanına yaklaşırken çok daha profesyonel ve kavga dili kullanmadan, kadının öfkesini anlamaya çalışarak çocuğu kurtarmayı deneyebilirim. Kadın yine sakinleşmezse,
ben doğru olanı yapmış olmanın iç rahatlığıyla, kadını negatif duygularıyla bırakarak, olumlama tekniğiyle olumsuzluğu kendi dışımda tutmayı başarabilirim.
Olay benim için orada ve o an da biter. Huzurumu bozmaz.
Evet değişmek istiyorum. Değiştirmeye gücüm yetmediği şeyler için öfkelenmek, üzülmek ve huzursuz yaşamak istemiyorum. Bundan kurtulmak için de meditasyon, reiki,
ibadet her ne gerekiyorsa denemek istiyorum. Sevgi enerjisinin düşmanlıkları yok edici gücü varsa, yalan- dolan da olsa inanmak istiyorum. Ben basit, sıradan bir insanım.
Akan suyu, rüzgarı karşıma alarak yaşamak yerine, rüzgara
karışarak, akıntıya doğru yüzmek ve evrenle bütünleşmek istiyorum. Haksızlıklar karşısında susarak değil ama kendimi tüketmeden var olmak istiyorum. Ama en çok da iyi insanlarla karşılaşmak, herkesin içindeki iyiyi bulmak istiyorum. 






  

HÜKMEDEN VE HÜKMEDİLEN OLMADIĞINDA...

İNSANIN "İNSAN" OLMAK YOLCULUĞU...
Çocukluğumdan beri iki durumdan hiç haz etmedim. Biri; bana emredilmesi, neleri yapıp, neleri yapamayacağımın söylenmesi, diğeri ise; birine emretmek, neleri yapıp, neleri yapamayacağını söylemek rolünü üstlenmek oldu. 
Hayat bana her iki rolü de verdi... Birincisinde sessiz kalma hakkımı kullanabilirken, ikincisinde bunu yapamadım. 
Ve insana verilen en ağır rolün, bir diğer insana ( bazen rica ile yumuşatılsa da)"emir" vermek olduğunu gördüm. 
Çok basit örneklerle açıklamaya çalışacağım; Medeni bir insan tuvalete girince, çıkarken sifonu çekmesini bilir, öyle değil mi? Ama bunu yapmayanlarla ortak bir wc'yi kullanıyorsanız, tuvalete şu yazıyı asmak zorunda kalırsınız:
" kullandıktan sonra lütfen sifonu çekiniz." Bu yazı,tuvaleti doğru kullanan insanlar için aşağılama olarak algınabilirken, sifonu çekmeden çıkanın hiç umurunda olmaz. Yani birlikte yaşamanın en basit kurallarını bile  öğrenmek istemeyene hiçbir uyarı kar etmez.
İnsanı yönetmek ile idare etmek aynı şey değildir. Çoğu yönetici bunu bilmez. Çünkü; yönetmenin kendisine muktedir olma gücünü de verdiğini düşünür. Ve bir el hareketiyle kendisine itaat eden insanları gördükçe hükmetmenin vahşi ve ilkel büyüsüne kapılır...
İtaat eden ise tam da bu anı; bu vecd halini kollamaktadır.

Köpek eğitilebilir, at eğitilebilir, kuş, hatta kedi bile kısmen eğitilebilir ama insan istemiyorsa asla eğitilemez. 
Hangi tür insan öğrenmeye, eğitime, bilgiye ayak direr?
İnsanın aklı var; duyguları var; genetik kodlarıyla gelen bir ruh ve beden yapısı var;
Son yıllarda, genetik kodlarıyla geçen ruh ve beden özelliklerinin diğerlerine baskın geldiği tartışılıyor. Bu da daha "kirlenmemiş" olarak değerlendirdiğimiz bazı çocukların akranlarıyla ve hayvanlarla ilişkilerinde neden daha paylaşımcı ve sevecenken, bazılarının da neden daha saldırgan olduklarını açıklıyor. Tabi bu durum, saldırgan ve güçlü olan çocuğun liderlik özellikleri nedeniyle; kendi içinde barışçıl olan çocukları nasıl etrafında topladığını açıklamıyor.Yani biri öne çıktığında iyi ve kötü olmadan önce güçlü olmak zorunda ki, etrafına insanları toplayabilsin. Belirleyici ögenin iyilik değilde,GÜÇ olması, insanın evrimini hala tamamlayamadığının en belirgin kanıtı bence. Nezaman ki bir insan diğerine hükmetmeyecek, ne zaman ki bilgi paylaşılabilen bir değer olacak, ne zaman ki kör bir itaat olmayacak; İşte insan, o zaman İNSAN olacak... Kendine saygı duymaya başladığında, saygı görmek için diğerine saygı göstermesi gerektiğini bilecek. Bu mümkün mü?  Hayır! Çünkü, mükemmel diye yere göğe sığdıramadığımız insandan daha defolu bir yaratık yok maalesef...

20 Eylül 2012 Perşembe

AYAKKABI MARKASINA BAK, İŞE AL...

Seksenli yıllarda gazete ilanlarına bakarak iş görüşmelerine giderken öğrendiğim ilk bilgiydi; Düzgün fiziğinin yanısıra ayakkabın ve çantan kaliteli olmalıydı... Görüşmelere galip başlamanın birinci şartı buydu... Ayağında iyi kalite ayakkabı yoksa, makina başında işçi, temizlikçi kadrosundan başvurmuyorsan "birinci sınıf" işletmelerin kapısından dahi girme şansın yoktu.  Öyle ki ilk düzgün işime bir arkadaşımın kıyafetiyle görüşmeye gittiğim için kabul edildiğimi düşünüyorum. Sonrası ise benim çalışkanlığım ve becerimle geldi.
Ahlaken çürümeye ta o zamanlardan başlamış olmalıyız; Sözüne, özüne değil de ayaklarına bakarak peşin hüküm vermeye... 
Ya da " dost başa, düşman ayağa bakar" deyişinin boşuna olmadığını ben o yıllarda fark etmiş olmalıyım. 
Bir insanın, O pahallı ayakkabı veya çantaya nasıl sahip olduğu değil de, markasının çakma mı, hakiki mi olduğu önemli olmaya başlayan yıllara ulaştığımızda; kaybettiğimiz onca değer arasında hangisi için ağıt yakmamız gerektiğini artık kestiremiyorum. 
Ortalıkta pahallı giysiler içinde dolaşan hırsızlar, kimsenin gözüne batmıyor artık. Gördüğümüz tek şey; eskimiş ayakkabı ve çakma çantalarla dolaşan yoksullar... 












İnsanlar,Nasrettin Hoca'nın " YE; KÜRKÜM YE" fıkrasından ders almaktansa, medya tarafından da arsızca körüklenen markaların peşinden koşuyorlar. "Ne giysem?" " Bana ne yakışır" gibi programlarla, istiflenmiş ayakkabı ve giysilerini sergilemekten utanmadıkları gibi, bunları meziyet olarak sunmaya devam ediyorlar.
İçimizi boşaltmaya devam ediyoruz. Değerimiz, üstümüzdekilerin fiyatı kadar... Bu sayede onlarca çöp mü üretmişiz... Kimin umurunda... Yeter ki al, al,al... daha çok al... bir kere giy at... at... yeniden al... 
ÇOK TÜKETİNCE DEĞER Mİ KAZANIYORUZ? Başlayacağım bu zihniyetin içine... Yaşamın anlamı para ile ölçülecek kadar ucuzladı artık... Kalsın, ben almıııyiimmm.. 


SANA İHTİYACIMIZ VAR...

BU YAŞAMA, HAKSIZLIKLARA KARŞI ÇILDIRMAMAK İÇİN
SANA, İLAHİ ADALETİNE MUHTACIM.
İçerimden dışarıya çıkamayan uzun ve kesintisiz siren gibi bir çığlıkla,sesleniyorum; bütün dinlerin ortak Tanrısına; " Evet, ihanet ettik sana, eski ahite ve gönderdiğin bütün peygamberlere, kelamını bile nefrete dönüştürmeyi başardık. Nuh’un gemisi ile kurtardıklarının torunlarıysak eğer, yine kirlendik. Buğday tarlaları yerine silah tarlaları yaptık. Ekmeği küflendirip çöplere attık. Geçmişi ve geleceği gördüğünü öğrenerek büyüdüğümüz için, anlamıyorum; insansoyunun islah olmayacağını bile bile Nuh’un gemisini neden yolladığını…
Sana dair öyle az şey biliyoruz ki; Bunca adaletsizliğe, kana, vahşete
Sessiz kalışına isyanımıza diyorlar ki; “sopası yok” ama O sabırlıdır.
O gün geldiğinde ( Kıyamet günü ) herkes O’na hesap verecek.
Bu kadar sessiz kalışın içime dokunuyor. Bazen yok olduğunu düşünüyorum, bazen de ihanetimizi sessiz gözyaşlarıyla izlediğini…
Bazen de bütün haksızlıklara karşı isyan etmesinler diye herşeyi Senin üstüne atıyorlar. Oysa Sana ait olduğu söylenen kitaplarda kötülüğe boyun eğmemizi öğütlemiyorsun. 
Ne senden, ne varlığından emin değilim ama var olmanı çok istiyorum. 
Şüphe duyduğum için beni affedeceğini düşünüyorum, çünkü; o şüpheyi de bana Sen verdin. 
Savaşsız, silahsız, milliyetsiz ve sınırları olmayan ( hepimiz Adem ve Havva'dan geldiysek eğer) bir dünyayı görmek sadece yarattığın cennette mi mümkün? 
Dünyayı yaratmadan evvel, gelmiş ve gelecek bütün insanların ruhlarını yarattıktan sonra; Varlığına itaat etme sözünü alıp, samimi olduğumuzu anlamak için dünyaya yollarken ( hikmetinden sual olunmaz ama) keşke hafızalarımızı bu kadar zora koşmayaydın. Biz insanlara bu kadar çok güvenmeyeydin.
İnsansoyunun içinde iyisi de var kötüsü de... Ama ders almayı bilmiyor, binlerce yıldır aynı benzer savaşlar, ihanetler tekrarlanıp duruyor. 
Buna bir tek Sen DUR diyebilirsin. 
"Dünya dediğimiz yer; bizim için imtihan, Senin için sadece oyun alanı mı?" diye isyanlarda olsam da bazen anlamaya çalışıyorum.
Kitaplarınla, vahiylerinle onurlandırdığın peygamberlerinden olmadığım gibi, Seni anlayacak zekaya ve hafızaya da sahip değilim ama Seninle bütünleşmek isteyen bir ruhum var ve oradan baktığımda yeryüzüne gözyaşlarıyla bakan, hayal kırıklığı içindeki varlığını görüyorum. Acaba biz insanları çok mu büyüttün gözünde? Diğer yarattıklarından çok mu sevdin? Oysa biz insanlar herşeyi yok ediyoruz. Zevk için canlı öldüren tek soy biziz... Bu yüzden Seni anlamak beni gerçekten çok aşıyor.
Bütün bu serzenişlere rağmen Sana ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu anlıyorsun değil mi? Bize yardım et... Ruhlarımıza daha çok sevgi, şefkat ve merhamet gönder... 

"Kalu Bela Ne Demektir?

Allah dünyayı ve içindeki varlıkları yaratmadan evvel, öncelikle gelmiş ve gelecek bütün insanların ruhlarını yaratmıştır. Bunları ruhlar âlemi denilen bir âlemde bir araya getirmiştir. Daha sonra hepsini birden huzurunda toplayarak kendilerine hitâben:
 Ben sizin Rabbiniz değil miyim? diye sormuştur.
Ruhlar da: Evet, sen bizim Rabbimizsin, diye cevab vermişlerdir. "Ancak sana ibâdet eder, senden yardım dileriz" demişlerdir. İşte bu konuşmanın vuku' bulduğu zamana, Kâlû Belâ denir. Allah daha sonra insan ruhunun bu sözünde ne derece samimî ve doğru olduğunu ortaya çıkarmak için, şu dünyayı bir imtihan yeri olarak yaratmıştır. Ve her bir ruhu ayrı bir bedene yerleştirerek, onları belli zaman aralıklarıyla şu imtihan meydanına göndermiştir. Böylece insanın önüne iki yol açılmıştır: Ya akıl ve iradesini iyiye kullanarak Kâlû Belâ'daki gibi Allah'ı Rab tanımakta devam edecektir. Yahut da iradesini ve aklını kötüye kullanarak Rabbini ve Allah'ını inkâr edecek, O'na kulluktan kaçacak, şeytan'ın yoluna sapacaktır. "

18 Eylül 2012 Salı

YAZMAK HEM CESARET, HEM DE SABIR İŞİ...


YAZMAK; sürekli bir uğraştır. Vazgeçtiğin an hikaye senden giderek uzaklaşır...
İnsanın iç hesaplaşması olan şeyleri bloglar aracılığıyla ortalığa saçmasına hep hayretle bakarken, bir de baktım ki ben de onlardan biri olma yolunda hızla ilerliyorum.
Bu artık, kimse okusun veya okumasın yüksek sesle kendini anlatma durumu olarak mı tanımlanır, kestiremiyorum. Ama, artık kendime kızmaya başladığımı hissediyorum ve herkesten, hatta kendimden bile gizlediğim şeyleri buraya yazarak, kendimden intikam alıyorum sanki... Çünkü, 2007 yılından beri başladığım üç ayrı hikaye öyle ağır ilerliyor ki, artık kendime itiraf edip o bitmeyen hikayeleri çöpe atmam gerekiyor.

“Hafif acılar konuşulabilir ama derin acılar dilsizdir.” Seneca

Kırk yıldır yazar olmak, başkalarının öykülerini anlatarak, çıkmadığım yollara düşerek, ıssızlığımdan kurtulmak isterim. Hep bir gün yazmayı hayal ederek yaşamak, bunu yapmaktan kolay geldi. Başarılı olabileceğim başka meslekler varken başarısız olacağımı bile, bile yazmakta ısrar etmenin mantıklı bir tarafı yoktu. Sürekli bahaneler yaratarak, daha önce hayal bile etmediğim bir alanda uzmanlaşarak hayatımı kazandım… Yıllar, yıllar geçti…
Nihayet kendimle yüzleşme vakti geldi… Yaşlılık aylığı olarak bağlanan emekli maaşıma kavuştuğumda, hiç denemeden  vazgeçmenin yaşamdaki duruşuma ters düştüğüne karar verip, yazmaya karar verdim…
Yazdım... yazdım... yazdım... Aynı anda birbirinden farklı üç hikayeye başladım.
Sonra, tek satır bile yazamadan günler geçti. Sağduyum bu yüzleşmeden
rahatsız olmuştu… Yalnız başına yaptığım yürüyüşleri arttırdıkça, hayalimde yazdığım hikayeleri, bir türlü yazıya dökemediğim hikayelerden daha çok sevmeye başladım. Bu yürüyüşlerin her biri, bir başka hikaye ile bitiyordu. Üstelik sadece bana aitti. Kem gözlerden, korkunç eleştirmenlerden uzaktı. Kimse dokunamaz, hiçbir yerini değiştiremezdi. Hatta ben bile…

Piyasada öyle çok yazı öyle çok yazar vardı ki; bir taraftan onlardan biri olmak isterken, diğer taraftan hepsi birbirine benzeyen yazılar yazmaktan korkuyordum.
Yeryüzünde söylenmemiş bir söz kalmışsa eğer onu yazan olmak istiyordum.
İnsan soyunun ilk tarihinden başlayarak isim verilen her nesnenin, soyut ve somut
anlamlarıyla ifade bulan her sözcüğün bizim göremediğimiz boyutlarda havada uçuştuklarını, sonra rüyalarımıza giren imgeler gibi bize seslendiklerini hayal ediyordum. Hayal değildi bu! Gerçekti.
Her şey defalarca söylenmiş, bir çok kez yok edilmeye çalışılan olgular bile değişik
zamanlarda tekrar, tekrar kaleme alınmıştı.
Kısaca yazma isteğim ne kadar çok artarsa, cesaretim de o ölçüde azalıyordu.

Ben kendimle çeşitli ruh halleri, korkaklık, güvensizlik duygularıyla cebelleşirken,
bir Türk Yazarı çıktı Nobel aldı. Sevdiğim ve okumaktan keyif aldığım yazar
Orhan Pamuk, ödül töreninde “ babamın bavulu” başlığı altında  yaptığı konuşmasında; bilmediği, tanımadığı ve hiç tanımayacağı birisine sıkı bir ders vermeği aklına getirmiş midir ?
Babasının bavulunda sakladığı el yazmaları- ki üçüncü şahıslarca okunmasına
değer bulunmamıştır.- gibi yarım kalmış yüzlerce el yazmalarımı birileri çıkıp çöpe atmadan önce çöpe atmalıyım,telaşı ile hala utanmadan yazma gayreti arasında gidip gelirken,masa başında saatler, günler,haftalar ve aylar geçirmeye, ciddi bir
fedakarlığa hazır olup olmadığıma bakmadan maymun iştahım sürekli yeni hikayeler üretmeye devam ediyor. Biri bitmeden, başka bir hikayenin cazibesi öne çıkarak diğerinin tamamlanmasına izin vermiyor.

Kendime hem kızıp, hem de acımakla meşgul iken, aklıma başarısızlar
Ve kaybedenler üzerine; çember sembolünü merkeze alarak, oradan
Çıkamayanlar ve orada dolaşmayı sevenleri, orada ağlamayı seçenleri,
Oradan dışarıda kalanları suçlamayı seçenleri, içerden dışlanmışlar,
Dışardan horlanmışlar arasında gidip gelenleri anlatan öyküler yazmak
Arzusu düştü. Çevrem bu tip insan malzemeleri ile doluyken
Bu konuda  zorlanmayacağım da aşikardı. İçeriği mizah dolu bir öykü
Kitabı yazmayı hayal ettim. Sonra birisi yazsa da okusam diye düşündüm.
Arkasından her şeyle dalga geçer göründüğüm halde, hiçbir şeyle dalga
geçemediğimi, mizah kitaplarını okurken pek de zevk almadığımı
Hatırlayarak, daha başlamadan bu malzemeyi, temayı rafa kaldırdım.

Gerçekten hala yazmak istiyor muyum? Ben yazayım, birileri okusun
Derdim var mı? Bu soruların cevabını bile bilmiyorum. Yaşayacağım
Ve göreceğim. Yaparsam ve bitirip en azından benim gibilerin okumaktan
Keyif alabileceği bir şeyler olduğunu görürsem, bu durumun beni mutlu edip etmediğini o zaman anlayacağım. Diyelim, bu günkü ruh halimle bir kitabımın çıkmasının ve okunmasının beni mutlu edeceğini biliyorum. (gerçekte ne hissedeceğimi tahmin edemiyorum.) Peki çok iyi olup olmayacağını kestiremediğim bir şey için bugünden fedakarlık yapmaya, bedel ödemeye hazır mıyım?
Yazmak için her şeyden vazgeçer miyim? Yoksa yapacak hiçbir şeyim
Kalmadığında mı yazıya kaçıyorum, sığınıyorum. Yazı yazmak benim
İçin sığınmak ve kaçış anlamı ifade ediyorsa, yazdığım zamanlar
Yaşayamadığım zamanlarsa “babasının bavuluna” başka gözle yeniden
Bakabilirim. Belki de bavulumda; bir gün tamamlarım, kitap haline getiririm hayaliyle yazılmış bir sürü not, yazı, anı, şiir vs. çıkacağına
Yarısı bitmiş diş macunu, eskimiş diş fırçası, otelden kalmış küçük şampuan çıkmasını da tercih edebilirim. Hatta ille de yazılı bir şeyler çıkacaksa Oda arkadaşına veya sevgiliye yazılmış “ birazdan geliyorum.” “Sahildeyim” notlarının çıkması daha çok hikaye anlatırdı, bavulu sonradan açacak olanlara. Yaşanmış, ertelenmemiş bir hayat hikayesinden daha iyi bir seçeneği ne sunabilir ki insana ?
Yazma isteğimin de, “falanca yazıyor, ne var bunda bende yazarım”
Duygusundan çok, içimde hep bir şeyler anlatmak duygusundan
Kaynaklanması şimdilik en büyük çıkmazım. Başka yazarları okudukça
İçimdeki bir öykünün, hikayenin tamamlandığını hissediyorum. “tamam
Diyorum, yazmış işte.” Ama bazen keyifle okumaya başladığım bir kitabın,
Sonuna doğru, yazarın telaşla – bir an önce kitabı bitirip, dışarıya çıkma
Dürtüsüyle – konuyu aceleye getirerek kitabın lezzetini kaçırdığını düşünerek sinirleniyorum… Sonuna doğru şişirildiğini düşündüğüm her öykü, roman, bana güzel bir ziyafetin ardından iyi pişirilmeden sunulan tatlıyı çağrıştırıyor.
 ‘Madem yazar olmak gibi bir iddia ile yola çıkmış ve ürününü bana sunmakta sakınca görmemiş, Yarım bırakmamalıydı, diye düşünerek insafsızca yargılarım. İçimdeki Hain ses, ruhsal açlığımı doyurması için yazarı köle yapmaktan utanmaz. Sadece yazsın ister, yazsın…
  
HAYATIMA YAZILARIYLA, ROMANLARIYLA GİRMİŞ, GÖRÜNMEZ KAHRAMANLARIMA TEŞEKKÜR EDİP YAZMA İNADINDAN VAZGEÇMEK…
(Pamuk’a ve diğerlerine...)
Bencilliğimin ve tembelliğimin boyutlarını anlamaya başladığımda yazarlara olan minnet duygumun  arttığını görüyorum.
Hayallerinde yolculuklara çıkıp, hayallerindeki kahramanların hayatlarıyla
Hayat bulan ve bunu bize aktarmak için; tatilde, yolculukta, sıkıldığımızda
Sıkıntımız dağılsın diye, uyurken uykumuza kolay geçiş yapabilelim diye,
Günün stresini atarak, başka hayatlarla teselli bulalım diye, konuşmamız
Daha düzgün, hayatımız biraz daha anlamlı olsun diye okuduğumuz kitapları  yaratan ve sebatla yazı yazmayı seçenlere teşekkür etmek istedim.

Çocukluk, gençlik ve yaşlılığa doğru giden yaşamım boyunca bana eşlik eden kitaplara ve yaşamaktan vazgeçerek kitap yazmayı seçenlere teşekkür etmek istiyorum.
 Yazmaya karar verene kadar bu eylemin bu kadar zor ve fedakarlık isteyen bir iş olduğunu fark edememişim:
14 yaşımda bağımsızlık savaşı veren kahraman Bambu’yu okuduğumda
- Amerikan sempatizanlığına rağmen- ülkesi ve halkı için direnen bir direnişçiden mücadele etmenin anlamını öğrendiğimi, Yaşıyor musun ?
sorusu ile boğazıma düğümlenen hıçkırıkları, evden, -ille de kız çocuğu olmanın zorunlu kıldığı ev işlerinden- kaçarak derenin kıyısında, kuytu bir köşede gizlice okuduğum; Onuncu Köy’ün benim de gidebileceğim başka köyler olabileceği umudunu verdiğini, 16 yaşımda, İlk ve son defa aldığım edebiyat ödülü armağanı olan Goethe ‘nin kitabını okurken; Werther’in acılarını anlamak için çok fazla beklemem gerekmediğini… ( hain edebiyatçı onca kitap arasında ruhuma en yakın olan kahramanı nasıl keşfetmişti?)
Yıllar sonra, 16 yaşında neler hissettiğimi anlamak için Werther’in başlangıç sayfasını açtığımda; “…..Werther’in ruhuna, karakterine hayranlığınızı, sevginizi, kaderine gözyaşlarınızı esirgememenizdir…
….sen de acılarından teselli bulmaya çalış. Bu küçük kitabı, kendi hatan yüzünden yakın bir kimseyi bulamamışsan, en iyi dostun olarak gör.” cümlesiyle uzun süredir akmayan gözyaşlarımı özgür bırakırken,48 yaşında da hala kitaplardan öteye dostluk kuramadığımı, umutsuz bir vaka olduğumu teyit ettim.  
Sefiller’de yoksul insanların adalet ve hukuk karşısındaki savaşlarını, Paris Düşerken’de direnişçilerin faşizme karşı verdiği mücadeleyi, Michaud’un kocaman ve gülümseyen yüzünü, İskenderiye Dörtlüsünde herkesin bir başka yüzü olduğunu, ve daha adını sayamayacağım nice kitap ve yazarlarla sıkıcı ve bazen de dayanılmaz olan hayatımı nasıl renklendirdiğimi, Odesea ‘da insanoğlunun bilinen en büyük trajedisini ama bu trajediden insanlığın hala ders almadığını, sevgi ve özlemin büyüklüğünün geriye dönüş yolculuğunda nasıl güç verdiğini, ihtirasın yok edici gücünü gördüm.     
Eğer birileri oturup yazmasaydı, yaşadığım hayata katlanmam bu kadar
kolay olmazdı. Hepinize teşekkür ediyorum. Yazdığınız ve yazdıklarınızı
bizlere – bana- ulaştırdığınız için…
Sayenizde çıldırmadan hayatta kalabildim. 

YAZMAYA KALKIŞARAK “BAŞARISIZLIĞIMI” TESCİL Mİ EDEYİM?…
Kolay beğenmeyen, her şeyin tamam olan tarafından önce eksiğini gören,
Negatif biri olarak kendime hiç de torpilli davranmadığımı söylemeliyim.
Bu duygum, başkalarının başarı olarak değerlendirdiği meziyetlerimle,
Kendimden hoşnut bir insan olarak yaşamama yetmiyor. 

ELİMDE KALANLA YAŞAMAK ;
“İnsanın olmak istediği gibi olabileceğini sanıyor musunuz?” diyor, M.Selimoviç.

Olmak istediğim insan olmak… Olmak istediğim insan nasıldı? Ne olmak istiyordu? Ne olmak istediğimi hala bilmiyorken, verdiğim mücadelenin kendisi, baştan sona bir arayışı anlatıyor bana. Olmak istediğimi olmadan önce,ne olmak istediğimi bulmak gibi derdim var. Belki de artık ben buyum! deme zamanım gelmiştir. Kendimi görmenin ve anlamanın da…
Yaşamda neyi, nereye kadar yapabileceğimi ve sınırlarımı gördükten sonra, insan olarak kalabilmenin en büyük başarılardan biri olduğunu anladığım bu günlerde; kendime anlamsız yere ne kadar yüklendiğimi, etrafında pervane gibi dolandıklarımın, seçimlerini yaparken, bazen açık, bazen örtülü pragmatizmle nasıl davrandıklarını fark ettim. İnsana, dosta duyulan ve nerdeyse bağımlılığa dönüşen ihtiyaçların giderilmesi için, önce kendimle dost olmanın önemini kavradığımda ise, sınırlarımı zorlamamaya karar verdim.

Sanki, her şeyi söylemiş gibiyim. İçimde biriken, birilerine bir şeyler
anlatma isteğimde kalmadı artık. Zihnim, rüzgarla uçuşan toz zerrecikleri
gibi, zamanı geldiğinde başka bir şeye dönüşmeyi bekliyor.

Nisan 2007

Bu kadar güzel manzaranın karşısında hayal kurmak varken gel de kelimelerle cebelleş şimdi. Yok bende öyle yazmak için kendini helak edecek kadar hırs.  

1 Eylül 2012 Cumartesi

HER YENİ GÜNE DÜŞEN KELİMELER...

BU YAZ DA BÖYLE GEÇTİ ... Bazı günler kelimeler kendiliğinden çıktı dışarı, bazı günler düğümlenip öylecene kaldı içimde... Madem bazıları artık görünür oldu, ben de saklamaktan vazgeçtim onları. Şiir yazmak değildi amacım, çoğu şiir de değil zaten. Ama hoşuma gitti, kısa ve öz anlatabilmek içimdeki söylenceyi...

"BEN"İN SEÇİMİ
deniz, güneş ve rüzgar
dalga, ışık ve kum
işte bu
bir anlık huzur

ama;
öyle bir rol almışım ki üstüme
hep gitmem
ve yapmam gereken işler var
bu yüzden iki insan oldum;
gerekenin peşinden gitmediğinde
suçlu,
hayallerinin peşinden gitmediğinde
eksik olan.
"BEN" İM
Gözlerim kapalı
ilk aklıma gelecek cümleyi bekliyorum.
karanlıktan çıkıp fısıldıyor;
"seni özledim"
Seni,
yani içimde sessiz bir sabırla bekleyen
ihmal edildiği için küsse de bazen
her zaman sıcacık karşılayan
ve dış dünyadaki kötülükten koruyan
O güzel benliğimi...
BEKLEME
bekleme beni
gelemem,
bir kum tanesi gibi serilmişken burada
 ***
"Gel" dedim
koşarak geldi,
küçük patileriyle
bana bir hayat verdi...
 ****
20/08/2012
Birkez daha anladım,
yalnızken yalnız olmadığımı.
sağım solum silme insan
ama;
ben simsiyah yalnızlık yaşıyorum içimde...
***
21/08/2012
Sıkıldım,
uzatmalarından,
iguana gibi yayılmandan
ve bir türlü başlamayan
sohbetinden senin..
***
22/08/2012 
geleceksen birgün,
kendinle gel
bırak çerini, çöpünü
ve hiç ayrılamadığın bilgisayarını
sadece aklını al da gel.

inan ne kadar çok olsa da sevgim
sunmak zor geliyor
sen bu kadar kalabalıkken...
***
24/08/2012
denize attım günlük sıkıntılarımı,
karabatak yavrusu ile dalarken
martılar arasında,
yunusların peşi sıra yüzdüm
insanlar serilmişken kumsala...

***
31/08/2012
Merdivenleri hiç sevmem,
ister yukarı taşısın beni,
ister indirsin tepe taklak.
***
01/09/2012
Git diyorlar bana,
"yüreğinin götürdüğü yere"
Oysa bilmiyorlar ki
kalbim onların olduğu yerde.