17 Mayıs 2013 Cuma

"ELMA DERSEM ÇIK, ARMUT DERSEM ÇIKMA!"

"BİZ ENERJİYİZ" DEN MELEKLERİN KEŞFİNE DOĞRU...
İnsanlık, ateş çemberine düşen akrep gibi nezaman kendini sokmaya yeltense, ilahi kurtacılarımız yetişiyor imdadımıza.
Fiziksel alemler düş gücümüze yetmeyince ve tüm bilimsel araştırmalar insanlığın manevi kurtuluşunu aydınlatmakta hala beklenen aşamaya ulaşamayınca; Sanal alemlere yolculuk senaryoları çoğalmaya başladı. İnsanlığı, ulusları kurtaran Kahramanlar çağı kapanırken, sanki yeni bir çağ başlıyor;
SANAL KURTARICILAR ÇAĞI... İletişim çağında; ortaya çıkacak gönüllü kahramanların gizemli ve cesur yanlarının didik didik edilerek, anında tüketileceği bilinciyle, kendini fiziksel olarak ortaya atması mümkün görünmüyor. O yüzden, Günümüz kıskacında bunalan insanın GÖRÜNMEZ, ULAŞILMAZ kahramanlar ihtiyacı var.
GURU'lar, HOCA'lar ve MELEKLER insana yeni kurtuluş alternatifi sunmak için adeta yarışıyorlar.
Bense bu yarışın içinde olanların "İNSANI İYİYE YÖNELTEN, YARGILAMAYAN VE ŞEFKATLE YAKLAŞAN" Felsefesiyle ilgileniyorum.
İyi olmaya yönelik taleplerde bulunmak ve bu talepleri çoğaltmak isteyen insanların arasında bulunmak bana "iyi" geliyor.
Bu felsefede beni düşündüren tekşey; yaşanan onca kötülüğün, yaşam dan alacağımız derse tekabül ettiğinin ileri sürülerek açıklanması. Bu "kabul" içeren anlayış; insanın kötülüğe karşı mücadele etmesini değil, pasifize edilmesini getiriyor.
Kötülerin de "iyi enerjilerle" veya "meleklerle" islah edileceği
umudu aşılanıyor. 
Bense bugüne kadar her dinde sözü edilen meleklerden yardım istemenin bir sakıncası olduğunu düşünmüyorum. Yeterince yan gelip yattılar zaten. Son Peygamberin MS. 560'lı yıllarda ortaya çıktığını düşünürsek, 2000'li yıllarda Meleklere ihtiyaç duyulmasını ve onların ortaya çıkmasını garipsememek gerek.
Açgözlü komşusuna ne demiş Nasretiin Hoca " Kazanın doğurduğuna inanıyorsun da,öldüğüne niçin inanmıyorsun?"
İNANMAK, böyle birşey; İnanırsanız OLUR...

DÖNÜŞÜM
Dinlendiği o gün,
aşağıya bakınca dehşete düştü
yarattıklarından
Neredeyse kazanmak üzereydi,
kendinden bir parça olarak
Yarattığı o muhteşem zata
itaat etmedi diye
cennetinden kovduğu şeytan
meleklerini yolladı
içlerinden en güzelini bulsunlar diye
ve bekledi olacakları
kayıp pazıllar arasından
bazı parçalar vardı ki
hiç bulunamadı
ve umutsuzca bir tekerleme
dolaştı ağızdan ağıza;
"şeytan aldı götürdü,
satamadan getirdi"
herşeyin satılık olduğu
günümüz dünyasında
Peygamberlerin sonuncusu da gitmişti artık
belki Melekler aydınlatabilirlerdi karanlıkları
Karanlıktan ve şiddet kaçan
gücü tükenmiş insanlar
ellerinde fener
Diyojeni arar gibi
Melekleri aradılar...

12 Mayıs 2013 Pazar

HUZURU BOZAN ŞEYLER:(

'ARTIK HUZURLA YAŞAMAK İÇİN GEREKEN HERŞEYİM VAR' diye düşünmeye başladığımda;yakaladığım o muhteşem an'da dış dünyada insanların yarattığı kaos huzurumu paramparça ediyor. Onlara bakıp, 'Çok şükür, o kaostan uzaktayım' diye sevinmek yerine; yaşadığım huzurdan utanıyorum. Bu yüzden, daha çok "tuzu kuru" olanların, hayattan daha fazla keyif almak isteyenlerin, elindekilerle mutlu olamayanların arayışlarına gözümü diktim. TV'ye çıkan "guru"lar; " suya güzel şeyler söyleyince, su kristalleri değişiyor" mesajlarıyla, verdikleri örneklerle ve insanı imrendiren Sakinlikleriyle;'Bir de bunları mı denesem?'merakı uyandırdı bende. Değiştiremediğim dünya düzeni için, kavga etmek yerine, kabullenerek ve dünyayı çirkinleştirenlerin de bu kabullere birgün katılacağını ve onların da katılmasıyla insanların yarattığı tüm sorunların çözüleceğini umarak ( ya da hayal ederek) O dünyanın öğretisini almaya başladım. Yıllardır inandığım ve en azından kendi yaşamımda bile ispatlanmış olan;"hakların ancak mücadele edilerek alınabileceği" öğretisinde eksik kalan bireyin gelişmişliğine( sevgi, şefkat, empati eksikliğine dair) dair kuşkularımı da giderecek bir öğretiydi bu. İnsanın "İNSAN" olma süreci tamamlanmadan; iktidara gelen her bir bireyin bozulma eğilimleri taşıması, iktidar hırslarının ağır basması vb. nedenlerle;"sınıfsız toplum" denilen iktidara ihtiyaç duyulmayan bir toplumun oluşması bir ütopya olarak kalacak. KABUL ETMEYİ,ASGARİ ÇABAYI öneren bir öğretiyi koşulsuz kabul etmem çok zor. Çünkü; kendi kabuğumuzda, dünyadan bağımsız yaşamıyoruz. Soyutladığımız dünyanın içine "barış ve sukün halini" bozan bir sürü unsur fütursuzca girmekte. KARMA'da ifade edilen; her insanın yaptığı iyiliğin ve kötülüğün bedelini mutlaka ödeyeceği düşüncesinin yaygınlaşmasıyla birlikte; tüm dinlerde de var olan CEHENNEM olgusuyla yaratılmak istenen caydırıcılık potansiyelinin arttırılmasının; İnsanın iyi olma çabasında, önemli bir rolü olacağını düşünüyorum.Toplu İbadet etmek kısmının öne çıkarıldığı toplumumuzda; " BANA KUL HAKKIYLA GELME" diyen ALLAH'ın sözüne pek itibar edilmediğini görmek;CEHENNEM KORKUSU'nun dünya nimetleri karşısında pek de güçlü olmadığı algısını yaratıyor. "Tevbe ederim, Allah affeder" düşüncesinin "KUL HAKKI DIŞINDA" herşeyi affedebileceğini anlatmaya çalışan Allah'ın sözlerinin de yeterince anlaşılamadığını gösteriyor.Camiler dolup taşarken, bunca "günah"ın (yalan, üçkağıt,iftira, dedikodu, başkasının hakkını yeme, haram, iktidar hırsı, elindeki yetkiyi kötüye kullanma,kendinden acizlere eziyet etme, Allah'ın "kullarım" arasına soktuğu hayvanları zehirleme vs....) işlenmesi, bu tespitin doğru olduğunun kanıtıdır. Bu durum bende, insanların bol bol günah işleyip, Cami'ye giderek affedilmeyi umduklarını düşündürüyor. Böylece, Affedileceklerini düşünerek suç işlemeye devam ediyorlar.Cami'de verilen vaazların;
"insanların "İYİ İNSAN" olmasına yetmemesi;Kendilerini "Müslüman" olarak tanımlayanlarda;CEHENNEM ALGISININ, Tıpkı,ateistler ve agnostikler gibi,(bilinçaltlarında)"İSPATLANMAMIŞ ÖTEKİ DÜNYA" olarak kalması ile açıklanabilir. Kilise de ise durum daha da vahim; Papaza itiraf ediyorsun, Tanrı adına seni kutsayıp, affediyor. Dünya üzerinde yaşanan tüm olumsuzlukları, haksızlıkları İLAHİ ADALETE,bilmediğimiz bir dünyaya havale ederken; ADALET'in yaşadığımız dünyada kısmen de olsa kurulmasına ihtiyacımız var.
"NE EKERSEN ONU BİÇERSİN"
Annem, elinde sineksilici ile " Allah günah yazmasın" diyerek,kara sinekleri bir bir temizlerken, Ona "Dünyaya kara sinek olarak geleceksin, Anne" diye takılıyorum. O dehşetle yüzüme bakarken, bunun doğru olmasını - anneme rağmen- içtenlikle istiyorum. Benim dünyamda ADALET ancak bu şekilde, eşit birebir uygulama ile sağlanabilir. 
Yaşamımda huzuru yakalamaya çalışırken, insanların birbirini sevmesini öğütleyen öğretilere yüreğimi açmanın ne mahsuru var:"Birbirimizle karşılaşmak, tanışmak, sevmek ve paylaşmak için bir anlık durmuşuzdur.Bu değerli, fakat geçici bir andır. Sonsuzlukta açılmış bir parantezdir. Eğer şefkatle, iç huzuruyla ve sevgiyle paylaşırsak, birbirimiz için zenginlik ve mutluluğu yaratırız. Ve böylece anın değeri olur." diyen bir öğreti ile inanan da inanmayan da tanıştığında yaşamlarımızın güzelleşeceğine inanmak istiyorum.
Eğer Camiye ya da kiliseye giderken, yanındakilerle bir sinerji yaratamıyorsan, nefretini, kavgalarını, hırslarını bir anlık bile olsa dışarıda bırakamıyorsan, cümlelerini başka dinleri, başka milletleri aşağılayarak kuruyorsan; ORADA YARATTIĞIN KİRLİLİKTEN BAŞKA BİRŞEY DEĞİLDİR.Yaşamlarımızı başkalarını yargılayarak kurmak yerine, kendi inançlarımızı hakkıyla yaşamak ve örnek olmak daha anlamlı geliyor bana.
Her insanın koşulsuz bu huzuru yaşamasıyla sonsuz huzuru yakalayabiliriz.
EZCÜMLE; Huzur arayışı için başladığım bu yazıya, huzurumu kaçıran şu sözcüklerle başladığımı belirtmeliyim; 
"Savaşla ilgilenmiyor olabilirsiniz ama o sizinle ilgileniyor" Lev Troçki.
Bach'ın dingin müziğiyle huzurlu bir sabahın içinde demli çayımı yudumlarken; dış dünyadan gelen -iyi, kötü- herşey beni oraya bağlıyor.

Dünya'nın herhangi bir yerinde bu vahşetin yaşandığını bilerek; "İyi ki bizim başımıza gelmedi, çok şükür" diyerek geçiştirebilir miyiz?  

Ya da bu tablo karşısında sadece dua etmek, meditasyon yapmak; bu vahşetin son bulmasına yeter mi?

GEL DE HUZURU BUL ŞİMDİ! :((
İyi insanları çoğaltarak; kendimizden başkalarına yardım etmenin huzur verdiğini anlatarak bu vahşeti birgün durdurabilir miyiz?
İçimdeki ses diyor ki ; Önce, haykır, o insanların, eziyet edilen tüm canlıların sesi ol, sesine başka sesler katılsın, çoğal ve güçlen ki bu vahşetlere engel olabilmek için örgütlenebilesin. Sonra, iyi insan olmak için herkesin katılmak isteyeceği bir çekim alanı yaratılıyorsa bunun içinde yer al.
Sokakları tek tek dolaşıp, çöplerden toplasam bu insanları,Gitsem Afrika'ya, açları kucaklasam ve "SALT MÜMKÜNLÜK KURALI" ile istediğiniz herşey bundan sonra sizin olacak, diye müjde versem... Günde sekiz saatten fazla çalışan ve emeğinin karşılığını alamayan, evine ekmek götüremeyen emekçilere desem ki;"ASGARİ ÇABA KURALI" ile daha az çalışıp, daha çok başarı elde edebilirsiniz." 
Şaka gibi... Göle maya tutar mı? YA TUTARSA?...  

8 Mayıs 2013 Çarşamba

"NE OLACAKSA, OLACAK"

"BİZ PLANLAR YAPARKEN, TANRI GÜLERMİŞ..."
"Que Sera, Sera,
Whatever will be, will be
The future's not ours, to see
Que Sera, Sera
What will be, will be."
İNSANIN GÜVENDE OLMA İHTİYACININ, ANLAM ARAMA İHTİYACININ ÇOK ÜSTÜNDE OLDUĞUNU YAŞLANDIKÇA FARK EDİYORUM.
Daha üç yıl önce, bahçesinden topladığı sebzelerle dolu torbayı, elinde süs çantasıyla gezintiye çıkmış hanım edasıyla, azimle taşıyan 68 yaşındaki teyzeme yardım etmek için torbayı elime aldığımda, torbayı taşımak şöyle dursun, yerinden bile kımıldatamamıştım. Aramızdaki yaş farkına rağmen, benden güçlü olduğunu görmek şaşırtıcıydı. 
Üç yıl içinde ben güç kazanamadım ama teyzemin yavaş yavaş güçten düşüşüne tanıklık etmenin ve aynı sona daha hızlı yaklaşıyor olmanın hüznünü taşımaktayım.
Kırışıklıklarla başa çıkmak, selülitleri yok etmek için harcanan onca çabanın altında yatan şeyin yaşlanma korkusu mu, elden ayaktan düşme korkusu mu olduğunu anlamaya çalışıyorum. 
Kendi adıma elden ayaktan düşmekten, bir başkasının bakımına muhtaç olmaktan geberesiye korkuyorum. Bu korkumun nedeninin yakınlarımın iddia ettiği gibi yalnız yaşamayı tercih edişim olmadığını biliyorum. Yalnızlıktan daha rezil bir durumun, sana bakmakla mükellef olduğunu düşündüğün insanların "ölsün" diye gözünün içine bakmaları ve bir türlü ölmeyi becerememek olduğunu düşünüyorum.Fedakarlık denilen durum uzadıkça her iki taraf için eziyete dönüşünce yalnızlık çok daha katlanır olup çıkıyor. 
Annemin iki bastona dayanarak kendi işini yapma telaşı içinde; 
yaşama azminden hiçbirşey kaybetmemesini, "bahçemde biber de olsun, domateste olsun, fasülye de" diyerek onları yetiştirmeye çalışmasını ve kendini onları toplarken hayal etmesini saygıyla izliyorum. Arada 4 ayağına ek, beşinci ayak olarak beni kullanmasına söylensem de, isteklerini yerine getirmeye çalışıyorum. Ama onun bana yönelik talepleri arttıkça, geleceğimden daha çok korkmaya başlıyorum.
ÇÜNKÜ YAŞADIĞIM COĞRAFYA'DA KENDİNE BAKAMAYANLARIN ONURLU YAŞAMA HAKKI MAALESEF ÇOK ÖZEL ŞARTLARDA MÜMKÜN OLUYOR.
Bu yüzden; elden ayaktan düşünce, isteğimle ölme hakkım ve cesaretim olsun...
Bugün en pesimist günlerimden birini yaşıyorum. Böyle bir günde; acemi dizelerimle karaya savrulan ruhumu silkeledim, şişirdim yelkenlerimi ve doğru okyanusa yolladım. 
....
PANİK
"Anı yaşa" modası başladığında
dilimize dolanan "Carpe diem" lerin
gölgesi ve duygusu kaldı geriye,

Bu da insanı ayakta tutmaya yetmiyor
elden ayaktan düşme zamanı.
Yaşlı insanların gözlerindeki yardım çağrıları
onlara yaklaştıkça
tıpkı bir karabasan gibi
besliyor korkularımızı.
Oysa;
Onsekizimde, yirmibeşimde,
koşarken devrime doğru
göğsüme çarpan kurşunla ölmeye hazırdım
ve çok kolaydı o zamanlar
devrim anında öylece ölmek
Bu bir mutlu sondu.
Ellidört yaşımda
onsekiz yaşıma şaşarak,
çocukluk arkadaşımın incelikle
bana getirdiği bir bardak suyun anlamını
ona anlatışımı hatırlıyorum;
"ihtiyaçlarımı karşılayamayacak kadar aciz olduğumda
bir dostum olduğu duygusunu yaşatıyorsun bana"
Yıllar geçti,
dostlarımla bir bardak sudan çok daha fazla şey biriktirdim ama
koşarken pür telaş içinde,
zamanları ipotek edemeyeceğimizi atladım
Şimdiki telaşım
bundan biraz da
ne ben gidebilirim
elimde bir bardak su ile
ayaklarına
ne onlar gelebilir
yanıma...
****
OLSA SA ...
günü yaşamalı insan,
bugünlerini ipotek etmeden
belirsiz yarınlara,
günü yaşamalı insan
kaygısızca yaşayıp,
sessiz sedasız gitmeli,

meli...
****
Nasihatler Çöpe gidince...
İnsan neyi biriktirmeli hayatta;
yaşlanınca sana kim bakacak

çocukları mı olmalı insanın,
senden önce ölmeyeceği garanti

bir eşi mi?
düştüğünde paniğe kapılmayacak,

olur da felç melç olursan
asla sıkılmayacak,
yalnızlığıma edilen nasihatler içinde,
eşler birbir terk edince

şöyle ya da böyle
çocuklar meşgul,
ya da işten izin alamaz olunca
biriktirilmesi gerekenler de değişiyor haliyle
hele yaşadığın coğrafyada
insan yaşamının bir pul kadar değeri yoksa
Ya düşeceğin güne göre biriktireceksin paranı
ya da bir köşede baldıran zehirin olacak...

     
Eh ne kadar yaşayacağımızın, yaşadığımız sürece hangi sağlık sorunları yaşayacağımızın bilgisi olmadığı için, bugüne kadar kimseye muhtaç olmadan yaşama durumunu sürdürmenin garantisi yok. O yüzden ne kadar paranın da cevabı yok. Hele parayı Napolyon gibi baş tacı etmemişsen bugüne kadar bundan sonra yanına uğrama ihtimali de yok. 
Korkularla yaşamanın da hiç anlamı yok! Öyleyse cevabımı çok sevdiğim şarkı sözlerine bırakıyorum ;
Whatever will be, will be !
Whatever will be, will be
The future's not ours, to see
Que Sera, Sera
What will be, will be.

When I was young, I fell in love
I asked my sweetheart what lies ahead
Will we have rainbows, day after day
Here's what my sweetheart said.

Que Sera, Sera,
Whatever will be, will be
The future's not ours, to see
Que Sera, Sera
What will be, will be.

Now I have children of my own
They ask their mother, what will I be
Will I be handsome, will I be rich
I tell them tenderly.

Que Sera, Sera,
Whatever will be, will be
The future's not ours, to see
Que Sera, Sera
What will be, will be.


Henüz küçük bir kızken,
anneme “ne olacağım? ” diye sordum
Güzel mi olacağım, zengin mi olacağım
İşte onun bana söylediği
Ne olacaksa, olacak
Geleceği görmemizin imkanı yoktur.
Ne olacaksa olacak

Gençken, aşık oldum
Geleceğimiz nasıl olacak diye tatlı aşkıma sordum,
Gün ve gün gökkuşağı görecek miyiz diye
İste tatlı sevgilimin sözleri
Ne olacaksa, olacak
Geleceği görmemizin imkanı yoktur.
Ne olacaksa olacak

Şimdi benimde çocuklarım var
Onlarda annelerine gelecekte ne olacak diye soruyorlar
Yakışıklı mı olacağım zengin mi olacağım
Onlara şefkatle anlattım
Ne olacaksa, olacak
Geleceği görmemizin imkanı yoktur.
Ne olacaksa olacak…


5 Mayıs 2013 Pazar

YÜKSEK SESLE SAYIKLARKEN VAROLUŞUMLA HESAPLAŞIYORUM.

Bana ait olmadığı halde benimmiş gibi oldu o sözcükler ;
"KAÇACAK YER YOK !" Ölümden başka ... 
Belleğimi taşımaya başladığım günden beri taşıdığım "GİTMEK, yalnızca gitmek " duygusuyla yaşamanın nasıl birşey olduğunu anlatamadıkça kendiliğinden dökülen kelimelere sığınıyorum. Neden anlatmak, neden yüksek sesle? Sesimi duyurmak mı hevesim, kendi sesimi görmek mi? Bu durumum bana okuduğum bir masalı hatırlatıyor. Kırk gün kırk gece sabır taşı ile konuşan ve sabır taşını çatlatmayı başaran prensesin masalını...
Bulunmak, keşfedilmek masalımı tükettiğimi bilerek; sırf içimde kalmasın diye, suya yazı yazar gibi, iddiasız ama ben gibi, kaybolmadan önce evrenden, var olmaya çalışıyorum belki, bilmeden...

Tüm sayıklamalarıma, söylenmelerime rağmen, gidemeyişim; gitmenin önüne hep amalar, bahaneler üretişimin bilinçaltımda ki öyküsü "nasıl olsa gideceğiz" gibi görünüyor...
ASLINDA GİDİYORUM İŞTE
Yollar benden uzaklaştıkça
kaçma isteğim
mazotu bitmiş kamyon gibi
fokurduyor içimde,
inip şoför koltuğundan
vargücümle itesim var
ama ayaklarım taşımıyor bedenimi
oysa artık heybede alasım yok yanıma
ellerim cebimde
ıslık çalarak da gidebilirim
bulunduğum yerden
herhangi bir yere
neresi olduğu
kim olduğum da önemli değil
yeter ki ayaklarım kesilsin yerçekiminden
bu ağırlık var ya bu ağırlık
korkularımla genişleyen
ve beni kuşatan
bu ağırlık var ya bu ağırlık
geçecek gibi değil ki bugünden
çıplak ayaklarım toprağa hasret
çayır, çimen içinde
vahşi doğadan daha vahşi
bir beni adem olarak
kendi türümle yaşamak
zorunda mıyımlarla
korkak bir teslimiyet içinde,
kendi isyanımla
uzaklaşmaktayım herkesten
kalabalıklarda boğuluyorum yine
anlamsız sözcükler içinde
susmak ve susamamak arası
öfke içinde
İçimdeki barışı koruma telaşıyla
kaçabileceğim bir yer arıyorum.
Kaptan!
Onca deniz, onca kara dolaştın
bulduysan o karayı saklama benden
kimselere söylemem
nereden ve nezaman kalkacağını
geminin
kulağıma fısılda yerini ki
bileyim
belleğimi de bırakıp gelmeye
hazır olduğum zaman...