18 Kasım 2018 Pazar

Taşra'da Takılan Kimlikler, Gün Gelir Esaretiniz Olur


25 Eylül 2018 Salı

Taşra'da size takılan kimlik, gün gelir esaretiniz olur...



“Sandığınız Değilim, Sandığınız Şeylerden Hiçbiri Değilim, Sandık da Değilim” Cem Mumcu

Bu şehre geldiğim günden beri, şehrin sakini olmadan önce, son yıllarımı huzurla yaşamayı hayal ettiğim şehrin yaşadığı erozyonu, doğa katliamını durdurabilmek için birşeyler yapmam gerektiğini düşünerek, yazmaya başladım. Maalesef elimden gelen sadece buydu ve farkındalık oluşturarak, benimle aynı kaygıyı taşıyan insanlara ulaşmaya, farkında olmayanları uyarmaya çalıştım. Suyuna, denizine, yeşiline, hayvanına sahip çıkmaya çalıştım.
Yeşil Akçakoca hızla betonlaşırken, kedilerden köpeklere, ağustos böceklerinden kirpilere, hatta çalı kuşlarına kadar birçok canlı türünün giderek azaldığını gözlemledim. Bu yok oluşa direnen 2 türün ise zalim insanlar tarafından bilerek yok edildiğine şahit oldum. Akçakoca’da yaşadığım 9 yıl boyunca 50 yıllık hayatımda şahit olmadığım, görmediğim- belki de farkında olmadığım için- kedi ve köpek ölümlerine, istismarlarına şahit oldum. Bu mağduriyet durumu; vicdanımın zorlamasıyla, hobilerimden, keyif aldığım aktivitelerimden daha fazla zamanı  hayvan hakları için mücadeleye ayırmama vesile oldu. İnsan olmak için, insan olarak doğmanın yetmediğini düşünen biri olarak; en çok mağdur olan, yaşama hakkı ellerinden alınan, işkence gören canlılar için küçük de olsa birşey yapmış olmak beni mutlu etmeye yeterdi...Aynı türden olduğum ama hiçbir zaman onlardan biri gibi hissedemediğim aşağılık, zalim insan türü olmasa. Kötülerin sesi, "iyi" diye bilinen insanlardan daha çok çıkmasa...Gördüğüm iki hayvanın karnını doyurmak, başını okşamak benim için sıradan gündelik bir hareket olarak kalırdı. Tıpkı, pencereme konan kuşlar için bıraktığım buğday taneleri gibi olur, bitince yine koyardım. Kimsenin bilmesi, görmesi, konuşması, bunun için sana sataşması olmayan, pencereden hareketlerini izlerken keyif aldığım anlara benzerdi...
Oysa, sokakta gördüğünüz aç bir hayvana yiyecek veriyorsanız, herkes görüyor, görmekle kalmıyor, bir de konuşmaya başlıyor. Kendi ailesinden başkasına ağaç olsa gölge etmeyecek insanlar için; sıradan bir hareket olarak yaptığınız besleme eyleminiz bir varoluş biçimine dönüşüyor ve siz onların gözünde "birşey" oluyorsunuz. 

İnsanın değişen, gelişen, öğrenen, yenilenen ve en önemlisi düşünen bir varlık olmasının derinliğini anlayamayan insanlar için siz ille de birşey olmalısınız. Başka türlüsüne kafaları basmaz çünkü...
"Kim bu geçen?" 
-" Öğretmen" 
"Kim bu kadın? "
" Müdürün karısı"
"Kim bu çocuk?"
" Şişko Ali"   

Böylece, benim de herkesin “hayvansever” olarak tanımladığı bir “kimliğim” oldu.  Bana yakıştırılan bu kimlik, benim ayağıma, hayatıma kocaman bir zincir gibi dolanıp hayatımı cehenneme çevirirken, insanlar tarafından eziyet edilen hayvanların çaresizliği elimi ve kolumu bağladı.  Rilke’nin söylediği, “Şöhret, benlik arazinizin başkaları tarafından işgalidir” veya “Herkesin bildiği isminiz varsa işgal altındasınızdır.” Kabusunu iliklerime kadar yaşadım, yaşıyorum.

Sizinle yolda karşılan herkesle hayvanlarla ilgili muhabbet etmek zorunda kalırsınız mesela. Ve bu muhabbetler herzaman dostane değildir; Bir süre sonra size yaklaşan insanlara şüphe ile bakmaya başlarsınız. ‘Acaba, sokakta yaşamaya çalışan hayvanlardan şikayet mi edecek, yoksa yardım mı isteyecek, ya da yardım isteme bahanesiyle kendi vicdani sorumluluğunu benim üzerime atıp, kendini mi rahatlatacak?’  diye düşünmeye başlarsınız. Eliniz kalem tuttuğu için Sokak Hayvanları ile ilgili çözüm önerilerini yazmanızın, defalarca anlatmanızın işe yaramadığını – aslında yazdıklarınızı okumadıklarını, okuyanların da işlerine geldiği kadarını anladıklarını fark edip, işlerinin sadece şikayet etmek olan, sevgisiz ve zavallı insan güruhunun bu coğrafyayı işgal ettiğini fark edersiniz.

Artık bu aşamadan sonra normal olmanız, normal davranmanız zordur. İnsanlarla karşılaşmamak için sokağa çıkmak istemezsiniz. Size yakıştırılan kimlik tüm özgürce dolaşmalarınızı elinizden almıştır. İçinizde isyanınız birikmeye başlar, mağdur hayvanlara yardım edemeyişiniz, yetersizliğiniz bir yana, onlara yardım ederken aldığınız olumsuz tepkiler bir yana düşer… Çaresizlik, yokluk, yetersizlik ve en kötüsü, “insan” eliyle vahşice işlenen cinayetler… hepsi çığ olup üstünüze gelir. Tüm bunlar içinizde patlamaya hazır öfkeye dönüşür ve siz içinizde o bomba ile dolaşırsınız ortalıkta…

Oysa, herşeye rağmen sakin olmak zorundasınızdır; Çünkü bu uzun soluklu, vicdani bir mücadeledir ve “yılanlar” da dahil herkesle uzlaşmak zorunda kalabilirsiniz.

“ Kediyi sıkıştırmazsan tırmalamaz” sözü sizin için geçerli değildir. Besleme yaparken laf atanla, bölgesindeki hayvanı zehirlemekle tehdit edenlerle kavga etmeye başlarsınız ve bir kimliğiniz daha olur. AGRESİF… Bu kimlik, herkesin birbirini tanıdığı küçük bir kasabada tam bir esarete dönüşür. Artık ağzınızı açtığınız her an, her sözcük kavgaya davetiyedir, protestodur. Cümlenizi nasıl kurduğunuzun önemi yoktur.



Kendinizden çıkıp, insanlara baktığınızda, dile getiremedikleri şeyler için sizi olumlayanlar ile, dile getirdiğiniz şeyler için, çıkar çevrelerine dokunduğunuz için, size kızanların arasında çok da büyük fark olmadığını görürsünüz. Aslında şehirde birçok şeyin MIŞ gibi yaşandığını, şehrin yerlisi de dahil garip bir şekilde “ buranın insanını sevmiyorum” cümlesini sıkça duyduğunuzda anlarsınız.  Yaşadığı şehrin insanını sevmeyen aslında kendini de sevmiyordur. Ve ben bana yakıştırılan “ hayvansever” kimliğimle bu insanların hayvanları sevmesini beklemişim…

9 yılım geçti bu şehirde. Hayvansever oldum, agresif oldum, köşe yazarı oldum, muhabir bile oldum da bir BEN olamadım ne yazık ki…

Çok konuştum, defalarca yazdım, çaresiz kaldım, bazen güzellikle anlattım, bazen de öfkeyle… Öfkelendikçe kendimden uzaklaştım, kabalaştım… Kah Don Kişot gibi yeldeğirmenlerine karşı; yalana, iki yüzlülüğe savaş açtım, kah Sanço Panço oldum, kaba saba bir köylü gibi hikayeler anlattım. Ve nihayet anladım ki; bir toplumun vicdanı çürümüşse,  "iyi" insanlar susmaya devam ettikçe, kötülerin sayıları az da olsa kazanacaklarını görmeye daha fazla tahammül edemeyeceğim...

9 yıl dile kolay, 9 yıl yalnız başıma çığlık atmaktan yoruldum. Artık içime ve kendime dönme zamanı…Kötüleri kötülükleriyle, iyileri sessiz teslimiyetleriyle başbaşa bırakıyorum…
Taşra'da sevilmek ya da sevmek gibi derdim hiç olmadı; ama şöyle içimden geldiği gibi; "ben" gibi konuşabileceğim, yargılanmadan anlaşabileceğim güvendiğim bir dostum olsun isterdim. Kim istemez ki...Ne derin dostluklara vakit bulabildim ne kendimle kalabildim. Araf'ta hayvanlara yapılan işkenceleri, buna karşılık organize olamayan insanların beceriksizliğini, şikayetlerini, "hadi yapalım" dediğinizde ise çok önemli gerekçelerini dinliyorum. Sonrada "hadi yapalım" demenin bedelini insanların riyakarlığıyla ödüyorum. "Yok, sert demişim de, yok zart demişim de...." Haklılar üstelik. Oysa alçak sesle defalarca söylüyorum. Kendi seslerinden kimseyi duymuyorlar ve sadece yakınıyorlar. Sonrasında Onlardan da kendimden de nefret eder oldum. Belki daha sabırlı biri herkesle daha yumuşak, iyi iletişim kurar diye düşünüyordum ki; bir baktım beni en çok eleştiren insan, tahammül edemediği için aldığı sorumluluktan kurtulmak istiyor. 
Eğitim sisteminin, yetişme tarzımızın sonucu mudur bilmem ama; ister küçük bir kasabada, isterse İstanbul'da yaşa, zihniyet hep taşra... Üstelik yeni taşra eskisi gibi değil, kimse komşusunun derdiyle ilgili olmadığı gibi, komşusunun aldığı araba daha çok ilgisini çekiyor. Sanki ülkenin tüm ham meyvelerini toplayıp buraya atmışlar... O yüzden sohbet edebileceğin insan bulmak da zordur taşrada...
Bir de hayvanların hak ihlalleriyle ilgilenince; şöyle telaşsız, sohbetin dibini de bulamadım. Sadece onların hak ihlalleri için; zar, zor bir araya gelen üç-beş insanla, "bir an önce söyle, hemen özet geç ve sonuca odaklanalım"  mantığıyla hareket etmek zorunda kaldım. Çünkü; maalesef konuşmayı da dinlemeyi de öğrenmek özel bir çaba gerektiriyor. Bense hiç dinleyemiyorum artık. Belli bir amaçla yapılan toplantılarda, başka zaman çok sevimli gelecek, geyik muhabbetini aratmayan kedi, köpek sohbetlerini... Ya sevgili arkadaşım, biz neden toplanmıştık? Neyi konuşacaktık? Yoruldum, vallahi billahi yoruldum. Hayvanlara mama vermekten, onları sevmekten değil, sevmeyenin saldırısından, sevenin kedi köpek muhabbetinden yoruldum...
Acelem var; vicdan rahatsızlığı hissetmeden kendimle kalabilmek için zamana ihtiyacım var. İyi insanların sessizliği, belki de öğrenilmiş çaresizliği yüzünden; Sizi parçalamaya, yok etmeye odaklanmış “ çakal sürüsü”nün önünde tek başına kaldığınızda artık geri dönüş yoktur.

Ve ben “çakallarla” karşılaşmadan önce “ Kimsenin bilmediği, henüz kimsenin yürümediği yolda yürümek istiyorum” Ve “ Tanrıya kimsenin bilmediği bir kimlik vermesi için dua ediyorum.” Rilke



Not : Çok sevdiğim bu şehirde, artık yazmaktan ve birşeylerin iyi ve doğru gitmesi için mücadele etmekten yoruldum. 9 yıl boyunca karşılaştığım bir kaç iyi insana teşekkür ederim. Keşke, birlikte mücadele edebilseydik... Hala iyi kalmak için mücadele edenlere sabır, kötülere en kısa zamanda vicdan sahibi olmalarını dilerim.  Hoşçakalın.

Elazığ Otobüsü gelmeyecek ama benim otobüsüm geldiğinde burada olmak istemiyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder