Daha Harem'den araba vapuruna binmiştik ki elinde dilenme kartı ile 8-9 yaşlarında bir kız çocuğu yanaştı yanımıza. Saçları taranmamış ve kirli yüzüne rağmen güzel bir çocuktu. KemalettinTuğcu'nun hikayeleri beynime üşüşürken, babam bozukluk verip gönderdi çocuğu. Ve ben daha ilk günümde; koskoca İstanbul'da kaybolmuş, "kötü adamlar" tarafından kullandırılan bu kız çocuğunun gözündeki hayal kırıklığıyla baktım İstanbul'a...
Daha gelmeden "kızını yalnız başına İstanbollara nasıl gönderiyorsun?" diyen insanların ailem üzerindeki baskıları sürerken, Anadolu'da "kahpe İstanbul" diye aşağılanan bir şehirde tek başına yaşamam ve ayakta kalmam gerektiğinin farkındaydım...
Türk filmilerinin Anadolu insanında İstanbul'a dair oluşturduğu korku; evden kaçıp geneleve düşen, gazozuna ilaç katılarak tecavüze uğrayan ve sonra yine soluğu genelevden alan kızların hikayeleri ile iyice besleniyordu. Öyle ki, Anadolu insanı için İstanbul "Yüksek Kaldırım" demekti...( Bunun sosyolojik nedenlerinin araştırılması gerekir; İstanbul, erkeklerin para kazanmak ve "delikanlılığa" adım atmak için gittikleri yer olması nedeniyle de "erkek zihniyetiyle" kullanılan bir kadın gibi aşağılandığı düşünülebilir.)
İstanbul'un tarihi'ne 1453'de Osmanlılara geçmesi dışında ilgi göstermeyen ve ona şüpheyle bakan bir yerden okumaya geliyordum.
İstanbul, tüm tehditlerine rağmen; benim için, kasabanın daraltan, ruhuma artık yetmeyen varlığından kaçmak ve ufuklara yelken açmak, demekti...
İlk yıl kilometrelerce yürüyerek dolaştım İstanbul'da. Yolumu kaybettiğimde adres sorduğum esnaf'ın bana ters yolu tarif ettiğini, epeyce yol yürüdükten sonra anlayınca bir kaç kişiye daha sormadan ve iyice emin olmadan yoluma devam etmedim. Demek ki insanlara hemen güvenmeyecektin. Yabancı olduğunu anladıkları anda sırf eğlenmek için yalan söylemekte sakınca görmezlerdi. Evet, daha ilk yıl anlamıştım; İstanbul'da bir "kahpelik" vardı. İstanbul'a göçen herkes gibi; Suçu, insandan arındırıp şehre yüklemenin kolaycılığına kapılmak, şehri kirleten onca insanlardan biri olmaktan daha kolaydı.
İlk oturduğum semt olan Fatih'ten Beylerbeyi'ne taşındığımda;( 78-81) Önceleri, eylemlerin merkezi olan Taksim'e, Boğazın öbür yakasından gıpta ile bakarken, ( çünkü karşıya hemen geçmek zordu, Yandan çarklı boğaz vapurunu bekleyeceksin, o salına salına karşıya geçecek ve sen eyleme yetişeceksin... ) Şehre aşık olmuşum...
İstanbul artık benim için; Cennet Mahallesinin tepesindeki evden, iskeleye kadar uzanan yemyeşil sahadan koşarak iskeleye inmek, vapuru beklerken soluklanmak ve vapurun yan tarafında, vapurun salıntısına kapılıp hülyalara dalmaktı. Vapur burnunun ucundan, arkasındaki simite kadar aşk kokardı, İstanbul kokardı... Boğazdan gelen rüzgar aşkımı büyütür de büyütürdü... 12 Eylül darbesinin ardından evi boşaltmak zorunda kalınca, boğaz vapurlarına uzun süre hasret kalacak, bu hasretimi gidermek için, karşı yakada oturan arkadaşlarımı vapurla karşıya bırakıp, Yedikule'deki bodrum katıma geri dönecektim.
Yedikule'de ise bambaşka bir İstanbul vardı...Birbirine bitişik evleriyle, herkesin birbirini tanıdığı ve dostça davrandığı bir semtte mahalle kültürüyle buluşacaktım. Öyle şimdi tanımlandığı gibi, ayıran, ötekileştiren bir mahalle kültürü değil, kucaklayan bir mahalleydi bizimki. Ev sahibim Ermeni'ydi. Komşularla da arası iyiydi. Sevilir, sayılırdı. İşte o günlerde çok az parayla geçinmeye çalışıyorum. Sinema, konser bir lüks benim için. Kışın sobayı komşunun kızı kömür getirirse yakabiliyorum. Çoğu kez ev buz gibi... rutubet bir taraftan..
Ama bir şey keşfettim. AKM'de ( Atatürk Kültür Merkezi) Cuma günleri Oda Orkestrası çalıyor. Balkonlar ise çok ucuz. Ekmek parası kadar...
Üzerimde ucuz kıyafetler, o kıyafetlerle büyük salonda oturan yakası kürklü, bakımlı İstanbul'lularla oturamam... Görünmeden balkona çıkıp, karanlıkta konser bitene kadar kalıp, sonra insanların yadırgayan bakışlarına yakalanmadan hızla ayrılıyorum.
Yine de birgün, müzik dinleyen insanların ruhlarının incelikli olduğu, bu nedenle onlarla yakınlık kurabileceğim umudunu taşıyorum içimde.
O Cuma akşamı da bu ruh hali içinde AKM'nin gişesine gidiyorum. "- Bilet var mı?" diye soracağım. Arkamdan bir ses "- Kuyruğa girsene" diye azarlıyor. Kuyruğu görmemişim. Utanıyorum ve içtenlikle özür dileyerek "- görmedim, afferdersiniz hanımefendi," diyorum. Kadın, beni baştan aşağı aşağılayarak süzmekle yetinmeyip, " bir de yalan söylüyor, şuna bakın" diyor. Öfke, utanç ve tarif edemediğim karmaşık duygular arasında gözyaşlarımı tutmaya çalışarak oradan kaçarken bir delikanlının " niye yalan söylesin?" diye kadına çıkıştığını duyuyorum.
YOKSULUN İSTANBUL DEYİNCE ANLADIĞI; İSTANBUL'A DAHA ÖNCE YERLEŞİP, ŞEHRİN NİMETLERİNDEN YARARLANMIŞ OLANLAR TARAFINDAN NASIL AŞAĞILANDIĞI VE DIŞLANDIĞIDIR. Aslında bu aşağılama, tüm pis işlerini dişlerine bakarak seçtikleri Türk İşçilerine yaptıran Almanların aşağılamasından daha farklı değildir.
İstanbul sokaklarında yoksul ailelerin kızları kaybolur, İstanbul sokaklarında şimdi ağırlıklı olarak Kürt işçiler çalışır. Ve İstanbul'u yaşamaya parası olanlar, hizmetlerini gören bu insanların işlerini bitirdikten sonra otobüsleriyle gecekondularına, gettolarına bir an önce dönsün isterler.
Anadolu'dan gelenler İstanbul'u mahvetti, der, İstanbul'un "asıl" sahipleri... Beyaz Türkler tarafından dışlanan Anadolu insanı da, isyanını arabeks yaşam tarzıyla, şarkılarıyla dile getirdi. Bu isyan dili, öfkeye, yıkıcı bir eyleme dönüşmediği sürece de beslendi. " Bana kaderimin bir oyunu mu bu ?"
Anadoludan gelip, bir süre sonra zengin olmanın yolunu bulanlar ise baş örtüleriyle, gelenekleriyle sokaklara taşmaya başlayınca "Beyaz Türkleri" bir telaş aldı. "İstanbul'u mahvettiler, köye çevirdiler" dediler.
Anadolu'dan gelenlerin şehrin ruhunu yaşaması mümkün olsaydı eğer, İstanbul,rövanşın adresi olur muydu?
Ama unutulan bir şey var; İstanbul, asla kimsenin değildir. ( kimseye yar olmaz anlamında değil) Ve bu paylaşım savaşları umurunda da değildir.
" Kahpe İstanbul" ha! Önce gelenin kene gibi yapıştığı, sonra gelenin de kene gibi yapışmak istediği bir kent İstanbul... Ama k.çı açıkta gezen keçinin çitten atlarken k.çı görünen koyuna " k.çın göründü" demesi gibi; İstanbul'a önce gelenin, sonra geleni aşağılaması İstanbul'un suçu mu?
Evet bir tuhaflık var! Beyazların Eşşek kulakları ortaya çıktı, gelenlerde nedense o kulaklara sahip olmak istiyor!
( Bu konu çok uzun, daha sonra devam ederim belki)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder