8 Şubat 2014 Cumartesi

EVİMİZ; AYNAMIZ MI?

EVLERİN ENERJİSİ...

Ev oturmalarını; özellikle kadınların ev gezmesi-gün olarak tanımladıkları ziyaretleri hiç sevmem. Birini görmek için ev ziyareti yapmak zorundaysam, kapıya yakın otururum ki, hemen kaçabileyim. Rahat edemem bir türlü. Şöyle yayıla, yayıla oturamam. Tam bu durumumu, kişiliğimin bir parçası olarak kabullenmişken; her an zilini çalmaktan, orada olmaktan inanılmaz bir keyif aldığım bir evle karşılaştım.
Utanmasam, ezansız, sabahsız çalıvereceğim kapılarını... Öyle bir ev... Pozitif enerji diye insanların dile getirdiği ama benim "nasıl birşey acaba?" sorularımla içselleştiremediğim şey, O evde var...
Amasız, hesapsız bir sevgi enerjisi ile dolu bir ev... Varolanın koşulsuz her canlıyla paylaşıldığı, abartının olmadığı sıcacık bir ev işte...
Yalnızlığı içselleştirmiş ve yalnızlığını sevmeyi öğrenmiş biri olarak; ailemin yanında yakalayamadığım sıcaklığı o evde bulmanın heyecanına kendimi kaptırmadan,
ve de bıktırmadan o evde fare bile olasım var... Üstelik cin Ali gibi bakan kediye rağmen...

Evimde yakaladığım huzuru bozan tekşeyin kedilerin yorucu trafiği olduğunu düşünürken; Onların, aynı zamanda evimi yaşanabilir kıldığını anlamam için, sohbetinden inanılmaz keyif aldığım bir dostumu ziyaret etmem gerekti. Dostumun ince bir zevk ürünü olarak döşenmiş evinde kedilerimin asla mutlu olamayacağını fark ettiğimde, elimdeki kahve fincanı elimden kayarak krem rengi halının üzerine düşüverdi...  
Kahve lekesi, halıda kocaman bir leke bırakırken, o evde onca eşya ve tabloya rağmen yakalayamadığım "yaşanmışlık hissini" -mahçubiyetime rağmen- ilk kez hissetmenin ferahlığı ile gülümseyiverdim. Karşı tarafça, belki de yüzsüzlük olarak algılanabilecek bu ironik gülümsememi saklamaya da çalışmadım. 
Yaşadığımız mekanları sürekli yenileme ihtiyacımızın, kendi içimizde birşeyler tamamlandıkça, varoluşumuzun bir aynasını mekanımızda görmek istememizden kaynaklandığını düşünüyorum. Zaman ve para, yaşam felsefemizi sığınağımıza taşımamıza yetmeyince mekan algımız tamamlanamıyor bir türlü. "Şunu da alayım, istediğim gibi olacak" cümlesini öyle sık kuruyoruz ki... 
Evinde fare olmaya razı olduğum;mekanı, çekici kılanın oradaki eşyalar olmadığını biliyorum. Bunu fark ettiğimde; estetik, ama otel odası gibi, hafızası olmayan evlerde, kendi evimde keyif aldığım yalnızlığımın, başa çıkmam gereken bir kabusa dönüştüğünü kabul ettim. Sahibinin dinginlik ve estetik duygusuyla var ettiği mekanının, benim tarafımdan ıssızlık olarak algılanması, yalnızlığımın, dışarıda ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi bana... 
Evimde durmayan bir hareketlilik içinde fark edemediğim; yalnızlığımın, seçilmiş olan değil, zorunlu olan kısmıyla; dostumun dingin mekanında; Onun kabulleniş içerisinde barındırdığı yalnızlığını giydirirken tanıştım.
Yaşadığımız mekanlar ister bizi gizlesin kendimizden,ister süslesin, yaydığımız enerji kadar varolabiliyoruz. Aldığımız kadar verebiliyoruz. Belki de sorun buradadır. 
Evimiz değil ama orada yaşattıklarımız ayna olarak yansıyor bize... Sevgi varsa, sevgiye, ıssızlık varsa çöle dönüşüyoruz...Ve herbirimiz farklı yöne bakmaktayız...
Bizi birleştiren, geçerken kesişen sihirli anlardan başkası değil.

Klasik deyişle " ölürken de doğarken de yalnızız" aslında. Ve bu yüzden hayatta başa çıkmamız gereken, farkına vardığımızda paniğe kapıldığımız ilk duygumuz bu; yalnızlık...
İnsana, hayvana, birşeylere bağlanma ihtiyacı duymadan yalnızlığımızı paylaşımlarla güzelleştirmek mümkün ama onu yok etmek asla mümkün değil. O zaman yapmamız gereken, onunla birlikte yaşamayı öğrenmek ve kendimizle kalmayı keyifli kılmak...
Mekanın ıssızlığı ruhunuzu ıssızlaştırmadığı sürece sevgi enerjisi sizi yaşama ve evrene bağlıyor. Çok şeye ihtiyacımız yok aslında; küçük bir kilim, kendimize saygı ve arasıra çayımızı birlikte içmekten keyif alacağımız güzel insanlar...
  
Bütün bu sözlerimin altında yatan itirafımı görmezden gelemem... Mekanımı yuvaya dönüştüremediğimi,( yuva ille de eşle olacak anlamında değil) insana sıcacık yuva duygusu veren bir ev ile karşılaştığımda anladım. Ve maalesef kalabalık ailelerde bile bulunmayan birşey bu... Kalabalıklarda yalnızlığımla boğuşmak yerine, kendimle kalarak, yalnızlığımı sevmeyi, üretmeyi tercih ettiğim yaşam biçimimin tek alternatifi böyle bir "YUVA" olabilirdi... Ama ne ben Guguk kuşu gibi hain, ne yavruların büyümesini bekleyecek kadar sabırlıyım.
O yüzden kendimi bilerek; ruhum üşüdüğünde, kısa aralıklarla bana kapılarını açması bile yeter. Muhtemelen fazlası da sıkardı zaten...Velhasıl, bu kadar gel-gitlerle dolu benliğimle ben başa çıkamazken, seyircileri çoğaltmaya gerek var mı? 
Sessizlikte uzun süre kalıp, kaybolmak yerine, harika sanatçıların bestelediği müziğin notaları eşiliğinde yükselmek bana iyi geliyor...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder