Kitabıma gelen yorumlar karşısında ağlak bir insana dönüşüyorum.
Hissettiklerini yüksek sesle anlatamamın verdiği açlıkla içimdeki Nen'i özgür bırakabilirim artık... Sahi bırakabilir miyim? Dünya değişmedi ki, vahşi bir beşer ormanında insan ararken, onu incinmekten nasıl koruyabilirim ki...
Sevgili Zeynep, sizlerin sevgisi ile ayakta kaldım ben...
Zeynep Büküm yazmış
“Diğerleri”ni merhametle sakincik, ılıcık, meraklı, doğal bir ana rahmi dürüstlüğü ile bir yolda karşılaştırabilmek, bir de birlikte yol almalarına dil, zekâ, yürek olmak...
“Tevafuk” diyor buna yazarımız…yani karşılaşmaya.
“Aramak, vazgeçmemek bile varoluşumu anlamlı kılacak” diyor.
Öncesinde de “bulacağın şey kendi gerçeklik algın olacak” diyor.
Yine bir yerde ise “baktığımda gördüğüm sadece sen olsaydın daha kolay olurdu hayat. İçini gördüm senin, bütün günahlarını ve aşklarını”… diyor.
O hepimizin masalcı, battaniye sıcaklığında, özlediğimiz, genlerimize kodlu masalcı, münzevi ananesi ise “ yıldızlardan düşüverdin” bana diyor.
“Mendraşenmendra’ya Yolculuk”, yani “Uzaktan da Uzağa Yolculuk”, zekanın, yaratıcılığın merhametle mühürlendiği, tüm çocuk “diğerleri”nin ne kadar büyüse de izlemekten kendini alamayacağı bir roman.
İçinde hak anlamında ne ararsanız var. Hayvancıkların, madencilerin, köylülerin, işçilerin, ötekilerin, mültecilerin, dışlanmışların, sanatçıların, yetimlerin, yalnızların, lezbiyenlerin, kadınların, çocukların, birazcık da erkeklerin hakları…
İşin tuhafı, yazarımız ciddi bir hak savunucusu olduğundan, insan car car bir roman bekliyor.
Öyle değil.
Romanın tonu aşka geldiğinde bile incecik,
İnsanca.
Emek verildiğinde içine girmenin dolduracağını söylüyor.
Bu emeği ise ayırmıyor, kategorilendirmiyor,
Aşkın illa kadın ve erken arasında olabileceğini kategorilendirmediği gibi.
“Diğerleri”ni anlatırken de bir olması gereken yaratmıyor örneğin.
Yolculuğa çıkmak diyor aslında.
Bu yolculuğa cesaret ettikten sonraki insancaların üzerinde duruyor.
Tabi onları senin benim gibi beyaz yaka, akıllı, belli bir konfor alanından, bir yerimin entelektüelliği ile okuyacak olanları da düşündüğünden, sağanak gibi bir yaratıcılık ve kurgu ile anlatıyor.
Çokça altını çizeceği cümlesi oluyor insanın romanda.
Ama bu da çok yeni değil yani, gençliğinde okuduğu kitabı çizme alışkanlığı edinmiş bir nesil için.
Yeni olan ise Lazca’nın harika isimlerini bir çırpıda beynimize kazıması.
“Anaaa bu bizden bahsediyor” derken kendini bu isimlerin izinde bambaşka bir âlem içinde bulabilmek.
Bir çocuğun ismine “Sebi (masum) maglivari (katil)” koymak,
Bir mültecinin adının “Komandera” olması… (bakınız kitap son sayfa)
Üstün yetenekli çocukların gizli gizli eğitildiği (Ölümsüzlük Konsey’ince) bir okulun gizeminden, birden “Mbuli (kiraz)” şenliğindeki mevsimlik işçilerin gece yattıkları odadaki içten muhabbetlerine savrulmak,
Annesi kendini doğururken ölmüş bir çocuğun, üstelik yakışıklı, güçlü bir genç erkek olmuşken, bir galeride gördüğü resme kendine bunu hatırlattığı için tutunduğunu ve resmi yapan kadına usul aşık olduğunu izlemek,
Timya’nın (erkek, ana karakter) çocukluktan erkekliğe geçişindeki samimi, aklı karışık, insanca geri çekilişlerine şahit olmak,
Ağaca asılan anne kedi ve Pagara’nın o küçükcük yaşta tüm duygularını tüketerek, dünyadan vazgeçmesine, yavruları almak koşulu ile ailesine dönmesine şahit olmak,
Hiçlik yolu, barış yolundan kimler geçecek?
Didinandidi (büyükannenin büyük annesi) gerçekten ölebilir mi?
“Kendi sesime uyandım” diye başlayıp, “neredesin?” ile biten bir kitap son bulabilir mi?
Teyzecim, bize bunu verdiğin için bile rahatça ölebilirsin.
Seni seviyorum.
https://www.sozcukitabevi.com/Kitap/nermin-alpay-mendrasenmendraya-yolculuk
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder