7 Şubat 2014 Cuma

"AN" DA KALMAK...

CARPE-DİEM ( ANI YAKALAMAK)
Yıllar önce Türkçe'ye "Ölü Ozanlar Derneği" olarak çevrilen gençlik filminde duymuştum Carpediem'i... Günü haldır, huldur yaşarken, gözlerimizi geleceğimize, hep birlikte kurtulacağımız O Meçhul günlere çevirmiş, yaşamı ertelemiştik...
Filmde okuldan kaçan gençler bir mağarada gizlice şiir okuyorlardı. Okudukları şiirlerden biri beni çok çarpmıştı...

"Ormana gittim; çünkü bilinçli yaşamak istiyordum. Hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum. Yaşam dolu olmayan herşeyi bozguna uğratmak ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu farketmemek için."
Otuzlu yaşlardaydım sanırım... Öylesine zor zamanlardı ki, günü yaşamak, anı yakalamak şöyle dursun, güne katlanmak için hayallere ihtiyacımız vardı...
O gün sinemadan çıktığımda kafam dopdoluydu... Gökyüzü, güneş, insanlar kısaca yaşam denilen o sihirli alanın içinde olup da, dışındaymış gibi davranarak, neleri kaçırdığımın farkına varmış ve hep geleceğe bakan gözlerimle belki de ilkkez yaşadığım yere bakıyordum... Sonra yıllar geçti... An'ın içinde kalmayı öğrendim.
Ama bu AN'lar zamandan ve mekandan bağımsız olarak çok ender ortaya çıktılar:
Bir dostla derin bir sohbetin, ya da suskunluk anlarının güzelliğinde, denizin mavisine baktığımda, gökkubbenin altında miniminnacık kuşatıldığımda, kendime pike yaptığımda yalnızca bana ait olan o kapının ardındaydılar... 

Yıllar sonra Spiritüel öğretilerle tanıştığımda ilk duyduğumda beni etkileyen latince o sözcüğü hatırladım: Carpe-diem... 
"Şimdi, burada" olmak için yapılan alıştırmalar, anı yakalamak için harcanan zamanlar... "Harcamak" sözcüğünü olumsuz anlamda kullanmıyorum ama bu konuda gösterilen çabada ironik bir yan bulmadığımı söyleyemem... 
"Akışta kalmak" yaşam, ya da nehir seni nereye sürüklerse hiç direnmeden nehre teslim olmak öğretisini almak için seminer, seminer koşanları anlamaya çalışıyorum...Bu faaliyet biraz da tok insan işi gibi geliyor. Yaşamın merkezine kendini koyduğunda; temel ihtiyaçların karşılanmışsa ruhsal doyum anlam kazanıyor. İnsanlar, karınları doyduktan ve sığınacak bir yer bulduktan sonra ruhlarını mutlu edecek şeyler arıyorlar. Yani, bu öğretilerle mutluluğu yakalayabilirler belki. Ya da "tekamül" ederek; ilahi varlığın çizdiği kader yolunu kabul ederek, acı ve sevincin ondan geldiğini ve herbirinin ders olduğunu bilerek "huzur"a kavuşabilirler. Bu öğretileri; hemen teslim olmayan, kuşkucu kimliğimle, sorgulamaktan vazgeçemesem de; başa çıkamadığım çevre ve insan faktörlerine karşı, daha sakin ve de sabırla bakmamı sağladığı için merakla izlemekten vazgeçemiyorum.    
Jorge Luis BORGES'in güzel bir şiiriyle anlatacak olursam;
(Arjantin, 1899-1986)

AN’LAR…
Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer,
oturup saymazdım eski yanlışlarımı.
Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım yüreğimi.
Neşeli olurdum, geçmişte olmadığım kadar,
ve elbette çok daha coşkulu olurdu sevdalarım,
içine de yeterince ciddiyet katardım.
Bu denli temiz, titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı eğer.
Hiç çekinmezdim daha fazla riske girmekten de…
Daha çok yolculuklara çıkar, gündoğumlarını kaçırmazdım asla;
hele dağlara tırmanmanın, ırmaklarda yüzmenin keyfini…
Hiç bilmediğim yerlere giderdim, gidebildiğimce.
Doyasıya dondurma yer, boşverirdim kuru nimetlere.

Öyle bir şansım olsaydı eğer, dertlerim de
yalnızca düşlerin değil, yaşamın gerçeğini taşırdı.
İşte onlardan biriydim ben ömrü boyunca hani, her saniyesini
verimli kılmaya çalışan insanlardan biri.
Ama aynı an’lara yeniden geri dönebilseydim eğer,
yalnızca iyi ve güzel olanları tatmak isterdim, mutlu an’ları…

Farkında değilseniz hâlâ, öğrenin artık:
Yaşam an’lardan oluşur, sadece anlardan, ŞİMDİ’yi yakalayın.
Yanında termometresi, bir şişe suyu, şemsiyesi
ve paraşütsüz yerinden kıpırdamayan bir insandım ben.
Ama yeni baştan yaşayabilseydim eğer,
yüksüz, iyice hafiflemiş olarak çıkardım yolculuklara.
İlkbahara yalınayak girer, sonbahara dek unuturdum ayakkabıyı.
Hiç bilinmeyen yolları keşfeder, tadına varırdım günışığının,
Çocuklarla daha çok oynardım, yeniden bir şansım olsaydı eğer…

Ama ne çare.. İş işten geçmiş ne yazık ki!
85’indeyim artık ve biliyorum ki… Ölmekteyim.
Çeviri (Gönül Gönensin)

Evet, yaşadığımız mekan ve ruh halimiz güzel olunca, AN'da KALMAK kolaylaşıyor.
Ama Yaşamımızda öyle kesitler var ki; ancak An'dan kaçarak dayanabiliyoruz... Acı gibi, ölüm gibi... 
Kim ağrı çekerken " ŞİMDİ BURADA" kalmak ister ? Deniz kenarında, şezlongta uzanmış AN'ın içinde kendinle bütünleşmek müthiş bir duygu...İnsanın sonsuzluk duygusuyla içinde olmaktan keyif alacağı zamansız, mekansız olma hali...
Ama kim tuvaletteyken AN'da kalmak ister?
Yarın ekmek alacak parası olmayan insan, aç midesiyle o ekmeği nasıl elde edeceğinin hesabını yapmadan nasıl AN'da kalabilir?... Velhasıl AN'da kalmak çok güzel birşey de önce TOK olmak ve ÜŞÜMEMEK gerekiyor.
İnsanın en önemli duygusu GÜVENLİK duygusudur. Savaşta isen önceliğin HAYATTA KALMAKTIR. Barıştaysan önceliğin KARNINI DOYURMAKTIR...
BU DURUMLARDA NE ASGARİ ÇABA KURALI İŞLER, NE BEKLE ALLAH VERSİN... AKINTIYA KENDİNİ BIRAKAMAZSIN... HAYATTA KALMAK İÇİN BİR ÇÖP ODUN, SIĞ BİR YER, ÜSTÜNDEN GEÇEN HELİKOPTER... HEPSİNE UZANMAK İSTERSİN...



2 yorum:

  1. Dostum,
    Çok güzel yazmışsın. Keyifle okudum yazını. Çok doğru insan her daim AN'da kalamaz. Belki de geçmiş DERSLERdir, ama AN'da pişmanlık duyulmaması ya da AN'ı zehirlememesi gereken, GELECEK ise gidilecek yoldur ama GEÇMİŞ DERSLERİ ve AN'ı yaşamanın DİNGİNGİNLİĞİ ile beslenen desek nasıl olur..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. AN'ı yakalamayı başardığımızda; O dinginlik insanı gerçekten besliyor. Şarj oluyorsun :)

      Sil